11. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2019-2023) üzerine CHP Grubu Adına Konuşma

İlhan Kesici | TBMM - 11. Beş Yıllık Kalkınma Planı | 18.07.2019


            CHP GRUBU ADINA İLHAN KESİCİ (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; On Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.


            Değerli milletvekilleri, bu plan çalışmaları zor ve zahmetli çalışmalardır. Ben de Devlet Planlama Teşkilatı uzmanlığı, daire başkanlığı, genel müdürlüğü, müsteşarlığından geliyorum. Bu arkadaşlarımızın gayretlerini bilirim, en az iki yıllık geceli gündüzlü bir çalışma yapmışlardır. Şimdiki hâliyle plan var ama planı yapacak olan teşkilatı yoktur Türkiye Cumhuriyeti'nin ama Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından hazırlandığını biliyoruz. Bu münasebetle başta Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı çalışanları olmak üzere, özellikle özel ihtisas komisyonlarından -yaklaşık iki yıldır herhâlde 3 binden fazla- kamu sektörü, özel sektör, akademi dünyası, akademisyenler ve sivil toplum kuruluşlarından bu çalışmalara iştirak etmiş olan arkadaşlarımıza teşekkürlerimi ve şükranlarımı ifade etmek istiyorum.


            Değerli milletvekilleri, bu planlar, programlar, bütçeler bir anlamda devletin ekonomideki rolünü belirleyen şeylerdir. Devletin her zaman ekonomide bir rolü vardır, bütün rejimlerde vardır, bütün sistemlerde vardır, bütün ülkelerde vardır. Zaman içerisinde bunların mahiyetlerinde değişiklikler olur, bazen kamunun ağırlığı artar, müdahaleci gücü ortaya çıkar; bazen kamunun ağırlığı azalır, müdahaleciliği daha ziyade piyasa güçlerine intikal eder ama her zaman devletin ekonomide bir rolü vardır. Bu beş yıllık kalkınma planları da -bizim örneğimizde- devletin ekonomideki rolünü belirleyen şeylerden bir tanesidir. Biz buna 1961 Anayasası'ndan itibaren başladık. 21'inci yüzyılda devletin ekonomideki rolü ülkenin bütünüyle uluslararası rekabete hazırlanmasıdır. Yani bizim devletimizin 21'inci yüzyılda ekonomide yapması lazım gelen şey Türkiye'yi bir bütün olarak uluslararası rekabete hazırlamasıdır. Bunun içerisinde kamu sektörünün düzenlenmesi var, özel sektörün çalışma ikliminin belli bir düzen içerisine getirilmesi var, bireylerin eğitiminin yükseltilmesi, uluslararası rekabete uygun hâle getirilmesi var.


             Şimdi, Dünya Ekonomik Forumu işte bundan üç dört sene önce "Uluslararası Rekabet Endeksi" diye bir endeks icat etti. Türkiye'nin 2014 yılındaki ilk yılında uluslararası rekabet gücü 130 küsur ülkenin içerisinde 44'üncü idi ama üç yıl içerisinde veya dört yıl içerisinde, bu sene 2018'deki değeri bunun 44'ten 55'e indi. Bunun birkaç tane sebebi var ama en önemli sebebi kamu kurumlarının güvenilirliğinin azalması yani kamu kurumlarının güvenilirliğinin azalması münasebetiyle bu son dört yılda Uluslararası Rekabet Endeksi'nde ciddi sayılabilecek bir düşüş yaşadık.


            Değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri; bu planda benim ilk hoşuma giden cümlelerden -2'nci maddesinde galiba- bir tanesi "15 yıllık bir perspektifle" bu planın, beş yıllık planının hazırlandığına dair bir cümle. Bu, güzel bir cümle, kulağa da hoş gelir, bizim de planlamada çok sevdiğimiz bir tabirdir, deyimdir, yaklaşımdır ama planın içine doğru nüfuz ettikçe, içine doğru girdikçe bu "15 yıllık perspektifle" ilgili herhangi bir şey görmüyoruz ama hiç olmazsa bunu yazan arkadaşlar, bu planlama düzeninde çalışan arkadaşlar, yazan arkadaşlar bu "15 yıllık perspektif"in ne olduğunu, güzel bir şey olduğunu hiç olmazsa buraya koymuşlar; oradan bir memnuniyetimi ifade etmek istiyorum ben.


            Bu memnuniyetin yanında iki eksikliğe işaret etmem lazım, kaydi olarak bu geçmiş eksikliktir. Birincisi: Bu 2019 yılı programı yani normal şartlarda plan hazırlanacak, bu plan, On Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı normal şartlarda geçen sene tam bu günlerde yüce Meclisin huzuruna gelmiş olması gerekiyor idi, ona bağlı olmak üzere bir 2019 yılı programı hazırlanacak idi, ona bağlı olmak üzere de 2019 yılı bütçesi hazırlanacaktı. Hâlbuki öyle bir şey olmadı yani ortada plan yokken plana bağlı olarak hazırlanması icap eden program ve bütçe müstakilen hazırlanmış oldu; bu bir eksikliktir. Niye öyle olduğuna dair hiçbir şeyim yok, hiçbir yorumum da yok, kanaatim de yok ama bu eksikliğe de işaret etmek istiyorum.


            İkinci nokta: Bu planın ve bütçelerin -özellikle planla ilgili- Plan ve Bütçe Komisyonunda çalışma günü hariç on beş tam güne kadar görüşülmesi, Genel Kurulda da beş tam güne kadar görüşülmesi amir bir hüküm. Böyle olsa çok iyi olurdu. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız ve beraberindeki arkadaşları iki günlük Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşmelerde memnuniyetle ve inşallah şahit olmuşlardır ki orada yapılan çalışmalar, orada yapılan eleştiriler çok kıymetliydi. Yani hemen hemen bütün muhalefet partilerinin -yani bizim parti Cumhuriyet Halk Partisinin, HDP'nin, Milliyetçi Hareket Partisinin -kısmen muvafık filan- İYİ PARTİ'nin- çok kıymetli sözcülerinin hepsi -bunların içerisinde planlama müsteşarlığı yapanlar var, hazine müsteşarlığı yapanlar var, Merkez Bankası başkanlığı yapanlar var, Maliye Bakanlığında Gelirler Genel Müdürlüğü yapmış olan, İstanbul Defterdarlığı yapmış olan arkadaşlarımız var, sivil toplum örgütlerinde çok kıymetli çalışmalar yapmış olan arkadaşlarımız var, ben de iki tam gün bulunmaya çalıştım- birbirinden değerli, birbirinden kıymetli kritiklerde bulundular. Eğer bu on beş tam gün olmuş olsaydı Allah sizi inandırsın ki, inanıyorum ki ben hem değerli Cumhurbaşkanı Yardımcımız hem oradaki arkadaşlarımız bu görüşmelerden çok istifade ederlerdi.


            Sayın Cumhurbaşkanımızın bir münasebetle aklımda kalan bir anekdotu var. 2012 yılında Slovenya Başbakanı Janez Jansa'yla -ismini de öyle kaydetmişim- bir basın toplantısı var. Bir münasebetle Sayın Cumhurbaşkanımız Namık Kemal'in bir deyişini söyledi, ne münasebetle oldu bilmiyorum onu "Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar." Tamam, buraya kadar güzel. Fakat simültane mütercim tabii tercüme etmekte biraz müşkülat çekince -çekilir de yani- o zaman Sayın Cumhurbaşkanımız yardımcı olmaya çalışmıştı. Yani bunu niye arz ediyorum ben? Bunu şunun için arz ediyorum: Demek ki barika-i hakikatin müsademe-i efkârdan doğduğuna dair hepimizde bir genel kanaat var. Müsademe-i efkar nerede doğar? Yani nerede biz müsademe edeceğiz fikirlerimizi, karşılıklı alışveriş edeceğiz? Toplantılarda. Şimdi bir hüküm cümlesi gibi bir şey arz edeyim değerli, sayın milletvekilleri: Devlet toplantılarda öğrenilir çünkü o toplantılar icabıyla yapılıyorsa eğer Türkiye'nin en iyi yetişmiş insanları kendi konularında o toplantılarda bulunurlar, işte, bu müsademe-i efkar oradan çıkar. Eğer bu toplantılarda bir on beş gün Komisyon daha, beş tam gün burada olsaydı, Osman Aşkın Bak, aziz dostumuz ve Sayın Bakanımız da bundan çok müstefit olmuş olurlardı.


            Şimdi değerli arkadaşlar, umulurdu ki, bu On Birinci Plan'ın yine başlarında, bu on beş yıllık perspektifle ilgili yaklaşımda bulunurken Onuncu Plan'la ilgili bir durum analizi yapılmış olunsun, öyle değil mi? Yani netice itibarıyla, On Birinci Plan Onuncu Plan'ın üstüne bir şeyler söyleyecek, Onuncu Plan'ın başarıları nelerdir, başarısızlıkları nelerdir, kabulleri neydi doğru çıktı, kabulleri neydi yanlış çıktı, bunun bir durum analizi yapılmalıydı ki ondan sonra On Birinci Plan kendisini takdim etmiş olsun, öyle bir şey olmadı ama onu belki On Birinci Plan'ın yerine ben sizlere arz edeceğim.

Şimdi bu bölümün başında iki tane hüküm cümlesi kullanmak istiyorum, arkadaşlarımız akıllarından not da alsalar faydalı olur.


            Bir: Bu ekonomilerin yönetiminde sihir yoktur, sihirbaz yoktur, yani ekonomi yönetiminde hiç kimse sihir sahibi değildir, sihirbazlık edemez. Yani öyle bir adam bulalım ki ekonomi yönetiminin başına geçirelim, bu ekonomiyi kalkındırsın, allamei cihan bulalım, böyle bir şey yok.


            İki, hep bizim gibi ekonomisi sıkıntılı olan ülkelerde daha çok geçerli olmak üzere söylüyorum bunu da: Ekonomi yönetimlerini bekleyen en önemli tehlikelerin başında, kötü günlerin geride kaldığı, kötü günlerin geride kalacağı kabulüdür. "Artık kötü günlerimiz geride kalmıştır, bundan sonra önümüz açıktır, ufkumuz açıktır." filan denilirse eğer o ekonomi yönetiminin başarılı işler yapması fevkalade zor olur, buna çok dikkat etmek lazım.


            Şimdi, ben eleştirilerimi -sesim fena değil, iyi geliyor ama- mahiyeti itibarıyla yumuşak yapmak istiyorum. Gün böyle çok sert muhalefet yapmayı icap ettiren bir gün değildir, daha sonraki bölümlerde de göreceğiz ama rakamları doğru söylemem lazım; yani, üslubumu yumuşak kılmalı ama rakamları, işte, hangi çaptaysa rakamlar o istikamette kullanmalıyım diye düşünüyorum. Zaten önümüzde de dört sene var. Ben üç dönem milletvekilliği yaptım, hiçbirisi tam zamanını tamamlamadı, hepsi erken seçime gitti; inşallah, ümit ediyorum ki bu dönem böyle bir erken seçim filan da olmaz, dört yılımızı bihakkın tamamlamış oluruz.


            Şimdi, değerli arkadaşlar -arkasından bir şeyler de söyleyeceğim ayrıca- bu Onuncu Plana -yani, demek ki onun önünde 9 tane plan var; ben de bütün planların neredeyse içinde bulunmadım ama işimiz gereği, görevimiz gereği hepsini ezbere bilmek durumunda olduğumuz bir şeydir- "en başarısız plan" denilebilir. Yani, buna "en başarısız plan" demekten muradım da şudur: Koyduğu hedefler ile ulaştığı gerçekleşmeler bütün planlardan daha zayıftır. Müspet olması gerekenlerin tamamı yarısında, menfi olması gerekenlerin hepsi 2 katının üstünde; böyle bir şey olmuş. O yüzden, On Birinci Plan başlarken hem böyle bir on beş yıllık perspektifi sunması lazımdı hem de böyle bir analizi yapmış olması lazımdı ki biz On Birinci Plan'ın iyi bir plan olduğuna baştan itibaren kalbikanaat eyleyelim.


            Millî gelir? En önemli bütün, binlerce, milyonlarca faaliyet nereye gelip toplanacak? İthalatlar, ihracatlar, öbür ne kadar iktisadi faaliyet varsa tamamı, sektörler -sanayi sektörü, imalat sektörü, tarım sektörü, hizmetler sektörü, vesaire- gelip bir millî gelir rakamına ulaşacak. Onuncu Plan iyi bir hedef koymuş: 1 trilyon 285 milyar dolar, "1,3 trilyon dolarlık bir millî gelirimiz olacak." İyi; iyi mi, kötü mü, şimdi nereden bilelim yani? 2018 yılında geldiğimiz, ulaştığımız nokta ne? 784 milyar dolar. Bu, olmadı yani 1.300 koyuyorsunuz, 784; neredeyse yarısı civarında, çok kötü. Yani neyi allarsanız allayın, neyi pullarsanız pullayın; bunu kapatmaz, öyle değil mi?


            İkinci bir nokta: Kişi başına düşün millî gelir. Zaten birbiriyle uyumlu olur da bu rakamlar ama ben de hafızalarını tazeleyeyim arkadaşlarımın diye arz ediyorum. İşte, 15.996, "16 bin dolar olsun." demişler, iyi, bu da güzel bir şey, olan ne? 9.600, olmadı, bu da yarısına yakın. Hatta burada bir de 2023 hedefi var, o 2023 hedeflerinden ben de Onuncu Plan ilan edildiği zaman heyecanlanmış arkadaşlarınızdan birisiydim. Kişi başına düşen millî gelir 25 bin dolar olacaktı, çok hoş, hepimiz böyle heyecanla bekledik o işi.


            Biraz öncekinde unuttum yani millî gelirde de 2023'e ait hedef Onuncu Plan'da 2 trilyon doladı, bu da çok heyecan verici bir rakamdı, ben de heyecanlanan insanlardan birisiydim ama şimdi, yeni koyduğumuz On Birinci Plan'da yani Onuncu Plan'ın 2023 için koyduğu millî gelir olan 2 trilyon doların karşılığı ne? 1 trilyon dolar, 1.080; olmadı, yarım. Peki, bu 25 bin dolar olan, kişi başına düşecek olan millî gelirin 2023 için geri plana koyduğu hedef ne? 12 bin küsur, 12.484; tam yarısı.


            Şimdi, öbürleri de mümasil fakat burada bir şey daha söyleyeyim ben: Yani bu tertemiz kapağı olan bir kitaptı, kusuruma bakmayın benim, ben kitapların üstünde de bazen çalışıyorum, bizim Sivas'ta "İt oynamış yonca tarlası." derler buna. Yani yonca tarlaları bugünlerde de böyle yoncalar boy verir, yemyeşil, masmavi, tablo gibi tarlalardır. (CHP sıralarından alkışlar) Köpekler -af buyurunuz- sıcaktan bunalırlar, nem ararlar, rutubet ararlar, yonca tarlasına bir girerler -nemlidir zaten- böyle bir evrilir, bir çevrilir, bir oynar, bir şey eder, olur benim kitabın kapağı gibi bir şey yani bu.


            Kusura bakmayın fakat burada çok vahim bir şeyi huzurlarınızda biraz gülerek de söylüyorum ama... Bu kitabın yani Onuncu Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın 2028 ortalama dolar kuru için verdiği bir hedef rakam var:1,97. Yani 2018'de, bu sene, bu senenin ortalaması yani geçen senenin ortalaması dolar kuru 1,97 olacakmış. Hâlbuki olduğu rakam ne? 4,72; 2'den 4,72'ye. 


            O 2008'in ortalama kuru, şimdi daha fazlayız elbette. Şimdi, bu çok vahim bir şey. Bir başka vahim şey: Bu plan yani 1 Temmuz 2013 yılında Meclisten çıktı. 1 Temmuz 2013 Mecliste konuşulurken bu hedefler 1 dolar, eşittir, 1,92 Türk lirasıydı. Yani düşünün ki tam şimdi konuştuğumuz rakam beş sene sonrasının dolar kuru olarak ifade ediliyor. Böyle bir şey olur mu? Çok saygısızlık. 


            Şimdi, bağışlayın yani bu lafımı geri de alabilirim eğer şey olursa, sert görülürse ama bu, böyle bir şey. Bunu yapmasalar iyi olur.


            Ben bu anlamda olmak üzere, On Birinci Planı, hedefleri zayıf vesaire filan ama sanki bu Onuncu Plan'ın hedeflerinin konulmasına nispetle biraz daha gerçekçi, biraz daha ayakları yerde hedefler koydukları kanaatindeyim.


            Şimdi, değerli arkadaşlar, niye bu, bu kadar çok başarısız oldu? Demin söyledim, şeyden gelmesi lazım? Yani On Birinci Plan, bu Onuncu Plan niye bu kadar başarısız kaldı, bunu bize bir izah etmeliydi diye bakıyorum. O etmedi fakat AK PARTİ yönetiminde ve parti gruplarında bazen resmî, bazen gayriresmî bu tür başarısızlıklarla ilgili -bu terimle değil yani Onuncu Plan'a konsantre olmuş olarak filan değil ama- ekonomideki sıkıntılarla ilgili iki yaklaşım görüyorum ben, bir: Yönetim katlarındaki yaklaşım, daha ziyade: Ya, bu böyle oldu. Ekonomimiz çok iyiydi, çok da iyiye doğru gidiyordu. Ama bu 15 Temmuz vesaire filan gibi menfur darbe hâlleri oldu, ona benzeyen başka hâller daha var, onu tamamlayıcı, bunun bir etkisi oldu. Elhak, bana sorarsanız, elbette bunların bir olumsuz etkisi olmuştur ama tamamını izah eder mi? Tamamını izah etmez. AK PARTİ yönetimlerinde, parti yönetiminde, ekonomi yönetiminde, başta ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı, Maliye Bakanı, Devlet Bakanı, Ekonomi Bakanı -bir ara Kalkınma Bakanlığı vardı- Kalkınma Bakanı vesaire buralarda görev yapmış olan kıymetli arkadaşlarımız var ama şimdi onlar görevlerinden ayrılmışlar veya ayırtılmışlar -neyse yani- oradan gelen bir durum analizi var, bu netlikte söylemiyorlar ama benim hissettiğim, onlar da diyor gibiler ki: "Vallahi, biz varken her iş çok iyiydi ama biz gittik, bizi aldılar veya biz ayrıldık bu ekonomideki işler bozulmaya başladı." Bunun da etkisi olabilir mi? Ee olabilir. Şimdi "Bunun etkisi nedir ne değildir?"i ben birkaç tane tabloyla arkadaşlarımızla paylaşmak istiyorum. Bunda sondan başa doğru gideceğiz yani son tarihlerden ön tarihlere doğru gideceğiz ki acaba bunların etkisi ne kadar olmuş. Huzurunuza getirdiğim bu tablo -şimdi İngilizcesine doğru bir Türkçe bulamadığım için aynısını koydum ben, ön sıralardaki arkadaşlarımız belki görüyorlardır ama göremeyen arkadaşlarımız için de televizyon yayını katkıda bulunacaktır- "Capital Freeze İndex" -


            Sermaye Donma Endeksi, tercüme edebilirsem edeyim- ama altında bunun bir lafı var, diyor ki? Bu ne zaman çıktı? 2013 yılında ilan edildi ilk. 2013 yılında niye ilan edildi böyle bir şey? Burada daha doğrusu şu diyagramı da söyleyeyim, sonra kaldırayım, baş başa kalmış olalım. Burada diyor ki: "Uluslararası sermaye hareketlerinde, bir ülkeye girecek olan sermaye miktarında şu veya bu sebeple bir daralma, bir azalma, ani bir durma olursa bundan en çok olumsuz en çok etkilenecek olan ülkeler kimlerdir yani uluslararası sermaye hareketlerinde bir sıkıntı görülürse en çok kim etkilenir bundan?" Bunu yapmalarının sebebi? Bu dünya organizasyonlarının müştereken yaptıkları bir endekstir, bütün dünyaya ilan ettikleri bir endekstir. Amerika Merkez Bankası bütün dünyaya -bunun orijinali öyle geliyor- dedi ki: "Bu 2009 krizi dolayısıyla ben dünyaya 4 trilyon dolar enjekte ettim. Bu krizin aşılmasında çok fazla faydası oldu, kriz dünyada aşıldı fakat bu para dünya ekonomi sisteminde kalırsa artık başka marazlar doğrusu, başka sıkıntılar doğurur. Ey dünya ahalisi! Duyduk duymadık demeyin, ben bu paranın öncelikle 2 trilyon dolarını önümüzdeki üç dört sene içerisinde çekeceğim geri. O yüzden, herkes hesabını kitabını yapsın, ayağını yorganına göre uzatmaya başlasın." Bunun sebebi o. Peki, bu 2013'te ilan edildi; 2015'teki hâlimiz, bizim üstümüzde bir tane ülke var, Venezuela; şimdi iktisadi anlamı olmayan bir ülke neredeyse Venezuela, öyle değil mi? Onun altında hemen büyük kalın çizgiyle Türkiye var. Bu hâlâ kendi etkisini devam ettiriyorsa bu ne demek? 2013 yılından itibaren Türk ekonomi yönetimi alması gereken tedbirleri gereği şekilde almadı demektir. Peki, 2013 yılında 15 Temmuz var mı? Yok. Bu görevdeki arkadaşlarımızın görevden ayrılmaları vesaire var mı? Hayır, yok. Ama hâlbuki bu hâl, böyle kendisini devam ettiriyor.


            İkincisi: Peki, burada biz neden böyle? Bağışlayın, şu da var, bunu da söylemiş olayım: Bunun yanında bir de "fragile 5" diye bir şey var, "kırılgan 5'ler." Böyle bir "kırılgan 5" diye bir laf var yani yine 2013'te bu endeksle beraber icat edilmiş bir rakam. Dünyanın böyle en "fragile" en kırılgan ülkesi, böyle en "Aman ha! Gitti, gidiyor." denilebilecek ülkelerini sıralamışlar. 2013'te Türkiye var 5'te, tabii, Allah'ın emri. Yani 1'inci sırada, bizden daha kötü, en kötü Brezilya, Hindistan, Endonezya, Güney Afrika, 5'inci sırada Türkiye var. Bunu 2017'de tekrarlardılar. Bizim üstümüzde, bizden kötü olanlar bu 2017'deki listede yer almıyorlar. Biz 5'inci sıradan zıpladık 1'inci sıraya. 1'de Türkiye var, 2'de Arjantin, Pakistan, Mısır, Katar. Yani aynı zamanda -yine lafımı deminki yere getirmiş olayım ben- alınması gereken tedbirler 2013'ten itibaren de yeteri kadar alınmış değil.


            Peki, bizim oradaki sıkıntılı hâlimiz nereden geliyor? Niye yani bu uluslararası sermaye hareketlerine karşı bu kadar duyarlıyız? O, bu. Bu, 2003-2018 AK PARTİ'nin tüm zamanlarında dış ticaret açığı, millî gelir -geliyorum- cari işlemler açığı, faiz. Burada şöyle bir şey var -yeşil- 1 trilyon dolar. Millî gelirimiz 11 trilyon dolar -kırmızı- dış ticaret açığımız 1 trilyon 26 milyar dolar, 1 trilyon dolar. Yani bu ne demek? Şimdi -bugünkü konuşmacı arkadaşlarımızın birisi de söyledi- ihracatta mesela bazen bir ayın ihracat rakamı gelir, "Çin'i geçtik, Maçin'i geçtik, onları da solda sıfırladık -vesaire- arkamızda, geride bıraktık." filan, övünürüz yani bütün bir ay televizyonlar bunu söyler. Hâlbuki işin essahı, aslı, tamamı bu; ihracatımız ithalatımızdan 1 trilyon dolar eksik. 3 trilyon dolar gibi ithalat yapmışız, 2 trilyon dolar gibi ihracatımız olmuş. İşte buna "Yandı gülüm keten helva!" denir. (CHP sıralarından alkışlar)


            Peki, bu bizi nereye götürür? Bunun hemen yanında bir laf daha var. Bizim bu -ithalat ve ihracat- dış ticaretin dışında döviz getirici faaliyetlerimiz de var. İşte, o işin en başında turizm gelir mesela. Ona benzeyen, turizm gelirlerimizi de koyduğumuz zaman Türkiye'nin kazanmadığı hâlde harcadığı, yani "cari işlemler açığı" dediğimiz rakam 576 milyar dolar. 576 milyar dolar, çok büyük bir para. Peki, bu finanse edilir edilmez? Bazı iktisatçılarımızın arasında da o tür laflar filan vardı "Finanse edildiği sürece bir mesele yok." Mesele var, işte bir, böyle, çok kırılgan hâle geliyorsunuz, canınız burnunuzun ucunda yani sıkınca filan canınız? Sadece burada mı? Buna bir faiz ödüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın, mesela bir teorik çerçevede değinip değinmediği, o teorik çerçevenin ne olduğu ayrı bir bahis ama ısrarla, vurguyla söylediği bir şey var değil mi? Faiz, faiz belası yani. Nispetine, Merkez Bankası şöyle der, böyle der bölümüne girmiyorum ama faiz felaket bir şey. Sadece dış borca? Yani biz bu cari işlemler açığını finanse edebilmek için ne yapıyoruz? Dış borç alıyoruz. Bir de ayrıca 70 milyar dolar özelleştirme yaptık, varlıklarımızı sattık. Buna ödediğimiz faiz 156 milyar dolar; çok büyük, 156 milyar dolar. Bunu çeşitli yatırımlarla mukayese etmek mümkün; ben, biraz da hoşluk olsun diye birinci boğaz köprüsüyle mukayese etmek istiyorum. Birinci boğaz köprüsünün yapıldığı sene, tamamlandığı sene 1973'tür, maliyeti o zamanki dolarla 21,7 milyon dolardır; milyon, 21,7 milyon dolar. Ama bu 1970'lerin dolarını bugünkü dolar seviyesine doğru getirirsek eğer, aşağı yukarı 200-250 milyon dolarlık filan bir rakam eder o. Ona bu 156 milyar dolarla bakarsak 500-700 birinci boğaz köprüsü eder bu ödediğimiz faiz. Çok fazla, bunun altından kalkmak imkânsız. Bu zaten sürdürülebilir bir şey değil, işin ucuna doğru getirdi.


            Değerli arkadaşlar, burada çok büyük bir çoğunluğu bu Meclisin siyasal ideoloji itibarıyla milliyetçi muhafazakâr diyebileceğimiz arkadaşlarımızdır; Osmanlı Devleti'ni de çok severler filan, amenna, bizim devletimizdir, dünyanın en büyük cihan imparatorluklarından biridir. Bana göre, niye battı o? Borç ve faiz. Borç? Faiz? Nereden belli böyle olduğu? Kırım Harbi'ne kadar bizim fazla bir borcumuz yoktur. Kırım Harbi'nin yükünü taşıyamadık, dış borçlanmaya başladık. O borcun içerisinde çok laubali harcamalar da yaptık filvaki, onları tadat etmiyorum ben, zülfüyâre de dokunur. O harcamaları da yaptık ama yirmi sene geçti, 1875'te ramazan ayında yapıldığı için adına "Ramazan Kararnameleri" denilen kararnameler ilan edildi, biz moratoryum ilan ettik. Bu yetmedi, 1881'e gelindi, 1881'de muharrem ayıydı "Muharrem Kararnameleri" olarak bilindi o. Bu "Muharrem Kararnameleri"nde de asıl o idarenin? Bir idare kuruldu, Düyun-ı Umumiye İdaresi kuruldu. Osmanlıcasını söyleyeyim, orijinal adını: Düyun-ı Umumiye-i Varidat-ı Muhassasa İdaresi. Yani Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün gelirlerini umumi borçlar karşılığı olmak üzere yönetecek bir teşkilat. Yani biz borçlarımızın ödenmesini kendi maliye teşkilatımızla, o zamanki maliye teşkilatımızla değil; işte, daha çok bu borçlu-alacaklıların yönetiminde bulunduğu Düyun-ı Umumiye teşkilatıyla yaptık. Osmanlı İmparatorluğu'nu batıran iş yahut her şirketi, her firmayı, her aileyi, her insanı teker teker batıracak olan şey bu borç ve faizdir, bu sarmaldır; buradan çıkılması lazım.

Peki, bu niye böyle oldu yani böyle olmasa olur muydu? Şimdi bu tablo, bu kur hareketlerini yani 2003'ten 2018 yılına kadarki kur hareketlerini gösteriyor. Şimdi, oradan görünmeyebilir, ben yine bunun her tarafına bir şeyler yazmışım. Şimdi huzurunuza getirmek istediğim şey şu: 1 dolar, 2013 yılının ortalama kuru olarak 1,3; 2008'de de 1,3. Bakın, hepsi 1,3'ün bir parça altında, bir parça üstünde. Bu ne demek? Altı sene dolarda, dolar değerinde yahut Türk lirası değerinde sıfır artış olmuş. Hâlbuki, Türkiye'nin o sıralarda yaşadığı -bu altı senenin ortalaması- yüzde 12 enflasyonu var, Amerika'nın da kendi içinde yaşadığı yüzde 2,5'luk yıllık enflasyonu falan var; demek ki bu, çok sakat bir iktisat politikası. Şimdi, AK PARTİ'li arkadaşlarımıza çok samimiyetle?


            Şimdi, bu şu demek: Bu, Halil İbrahim bereketi değildi. O, ilk altı senede ekonomi parladı, 4x4 lüks cipler, neyse, o otomobiller, akıllı evler, efendim, akıllı arabalar, ne kadar böyle akıllı filan varsa onun sebebi bu. Basmışlar döviz kurunu. O, bizi nereye getirdi? Deminki söylediğim, 1 trilyon dolarlık dış ticaret açığına götüren yolun başlangıcı o.


            Şimdi, burada bu hurmaları yedik, çok iyi, bu hurmalar hemen ertesi gün çıkmıyor ki, bir zaman süreci geçecek, bu arada bir beş yıllık zaman geçti. (CHP, HDP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar) Şimdi, 2018'e doğru gelen beşinci yılda, üçüncü beşinci yılda bu hurma çıkmaya başladı. İşte, dolar 2018'in ortalama kuru olarak 4,72 oldu, şimdi, 5,9-5,6 Allah ne verirse böyle gidiyor.


            Şimdi, bu tablo IMF'nin tablosu. Demin unuttum o onuncu, on birinci yılın şeyini yaparken. Bir tek büyüme hakkında, büyüme rakamıyla ilgili bir şey söyleyeyim. Programımız bizim üçüncü On Birinci Plan'da 4,3'lük bir büyüme hedefliyor. IMF bunu? Ya bu kapalı! (Gülüşmeler)


            IMF bunu 1,9 olarak? Hem de ne zaman verdi? Bizim ekonomiden sorumlu başbakan yardımcımız veya işte hazine? O da garip bir şey, bütçesi olmayan Maliye Bakanlığı şimdi... Hazine ve Maliye Bakanımız, IMF ve Dünya Bankasının müşterek toplantısı münasebetiyle Washington'da bulunduğu sırada IMF'nin yayınladığı rapor.


            IMF'nin yayınladığı raporda bu sene için eksi 2,5 verdi. Nereden belli? 2018'in 4'üncü çeyreği eksi 3, 2019'un 1'inci çeyreği, içinde bulunduğumuz çeyrek eksi 2,6; bu sene zaten eksi 2,5 olacak. Bu, çok kötü bir rakam. 5'inci plan içinde IMF'nin ayrıca verdiği rakam 1,9. Bunun üstünde çok ciddi durulması lazım.


            Şimdi, bu 2007. Bu huzurunuza getirdiğim IMF tablosu 2007. 2007 ne demek? En cicim yılları, öyle değil mi? Böyle uçuyoruz, Mars'a gidiyoruz, Ay'a gidiyoruz, Jüpiter'e gidiyoruz filan, Allah Allah! Yani bu IMF buraya yazmış "07/11/2007." 7 Kasım 2007'de diyor ki? Türk Hükûmetine verdiği rapor. 189 tane üyesi var şimdi IMF'nin yani bir hafta evvel bir küçük adacık devleti IMF'ye üye oldu, onunla beraber 189 oldu.



            Efendim, diyor ki? 6 tane ekonomik parametre çıkarmış? 7 tane en kırılgan ülke almış; 6 parametrenin 4'ünde Türkiye 1 numarada en kötü, bir tanesinde 2 numarada en kötü, bir tanesinde de 3 numarada en kötü. Bu ne zaman? 2007. Buradan gelmek istediğim nokta ne benim?


            2007'den itibaren bu gerekli tedbirler, bunlar görülüp bunların icapları yerine getirilmiş olsaydı, şimdi 2008'de karşılaştığımız bu problemlerle Türkiye karşılaşmazdı.


            Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; hepinize saygılarımı sunuyorum. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)