TBMM Genel Kurulu, CHP Grubu adına 2020 Yılı Bütçesi Kapanış Konuşması

İlhan Kesici | TRT 3 - TBMM Genel Kurulu, CHP Grubu adına 2020 Yılı Bütçesi Kapanış Konuşması | 20.12.2019

 

TBMM, 2020 YILI BÜTÇE MÜZAKERELERİ, KAPANIŞ KONUŞMALARI, 20.12.2019

CHP GRUBU ADINA İLHAN KESİCİ (İstanbul)

Sayın Başkan, Sayın Milletvekilleri;

2020 Yılı Bütçe Kanun Teklifi ve 2018 Yılı Kesin Hesap Kanunu Teklifi üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, görüşlerimizi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum. Yüce heyetinizi en yüksek saygılarımla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, 2020 Yılı Bütçesinin yüce devletimize ve aziz milletimize hayırlar ve güzellikler getirmesini temenni ediyorum.

Sayın Milletvekilleri,

2020 Bütçesi Adalet ve Kalkınma Partisi'nin, AK Parti'nin 18'inci bütçesi. Bu, aynı zamanda, on yedi yıl kesintisiz ve tek başına bir AK Parti Hükumeti var demek. Bu, Türk siyasi tarihi? bakımından tek örnektir, bundan daha başka bir örnek yoktur. On yedi yıl, on sekiz yıl kesintisiz ve tek başına iktidar olmayı olağanüstü bir siyasi başarı olarak da görüyorum ben.

Şimdi, siyasi başarının yanında, acaba, bu on yedi yılda bir de ekonomik başarı var mıdır; bu siyasi başarı beraberinde bir ekonomik başarı getirmiş midir, onu arz etmeye çalışacağım.

Bu işleri bilenler bakımından bunun birkaç tane kriteri vardır, ekonomilerin değerlendirilmesinde.

Birincisi, daha çok benim bir numaraya aldığım kriter, ekonomik büyüme hızlarıdır.

Ekonomi bir zaman dilimi içerisinde yıllık ortalama ne kadar büyümüştür?

2003-2019 yılları arasında, on yedi yılda ekonominin büyüme hızı, şimdiki, son milli gelir değişikliğiyle birlikte yıllık ortalama yüzde 5,3 oldu.

Bundan bir evvelki seri yani iki sene önceki seri itibarıyla bakarsak, bu rakam yüzde 4,7 idi.

Buna mukabil, ben çok partili rejime geçtiğimiz tarihi esas alıyorum, 1946'dan 2002 yılına kadar yani AK PARTİ iktidara gelmeden önceki elli yedi yıl içerisinde, yıllık ortalama büyüme hızı bir evvelki seriye göre yüzde 5,1 idi.

Yani AK PARTİ, aynı seriyle mukayese edildiği zaman, 1946-2002 dönemi daha yüksek bir ekonomik performans sergilemişti ama şimdiki seride ikisi de eşitlenmiş oldu, yüzde 5.3 olarak.

Öyle görülüyor ki eğer bir milli gelir serisi daha yenilenmiş olursa, değiştirilmiş olursa, Allah-u a'lem, belki AK PARTİ'ninki evvelki dönemi geçecek olabilir.

Bunu bir münasebetle, arkadaşlarımızın kayıtlarında olsun diye de arz etmiş bulundum.

Şimdi, bir dönemler, özellikle 2007 ve 2008 yıllarında "büyük ekonomik efsane" olarak adlandırılan birkaç kriter vardı, onların başında da "kişi başına düşen milli gelir" vardı.

Yani o sıralarda deniliyorduk ki: "Kişi başına düşen milli geliri 3 katına çıkardık, milli gelir büyümesini de 3 katına çıkardık."

Bu söylem 2006'nın ortalarında, 2007'de başladı, neredeyse 2014 yılına kadar devam eder oldu ama son sıralarda tedavülden kalktı, artık böyle bir söylemle karşılaşmıyoruz.

Bunun sebebi şudur: Bu milli gelir seviyeleri, kişi başına düşen milli gelir rakamları vesaire iki rakamla ifade edilir; bir, cari fiyatlar dediğimiz fiyatlardır.

Kafanızı çok meşgul etmek istemiyorum ama bunu söylemezsek olmayacak olduğu için söylüyorum. Cari fiyatlar o günün fiyatlarıdır, amenna.

Ama dönemleri ve birbiriyle mukayeseleri filan yapılacak ise artık cari fiyatlar rafa kaldırılır, adına sabit fiyatlar dediğimiz fiyatlarla çalışılır.

Bu 2007'deki "Milli Geliri 3'e katladık" lafı şuradan kaynaklanıyordu:

2002 yılında kişi başına düşen milli gelir, o zamanki seri itibarıyla söylüyorum bunu, 3.492 dolardır, 2007 yılında bu rakam 9.247 dolar olmuştur.

Bu rakamların tam ne olduğunu bilenler de kullandı, bilmeyenler de. Devlet katında kullanan arkadaşlarımız da oldu bunu. Bu arkadaşlarımız bazen bakan oldular, bazen ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı oldular, bazen diğer bakanlar oldu, Ekonomi Bakanlığının dışındaki bakanlar da bunu kullandılar.

Ekonomi literatürüne yeteri kadar hakim olmayan, vakıf olmayan arkadaşlar yanlış kullanırlarsa, mesele olmaz, amenna.

2002 yılı kişi başına düşen milli gelir rakamının karşısında 3 binli bir rakam, 2007'de de 9 binli bir rakam görünce, "evet, çok güzel, bunu 3 katına çıkarmışız" diyebilirler.

Ama bilen insanlar, bilmesi icap eden insanlar bu işi böyle kullanırlarsa bu çok ayıp bir şeydir; bağışlamanızı dileyerek söylüyorum.

Kendisini herhalde kandırıyor değildir ama milletimizi, devletimizi, icap ediyorsa dünyayı belki böyle kandırma amaçlı olmuş olur ki bu da hiç iyi bir şey değildir.

Zaten şimdi bu 3 katına çıkardık denilen milli gelir gerçekten üç katına çıkmış olsaydı, şimdi nerede olmuş olurdu?

"Yani su vardı, su ne oldu? İnek içti. İnek ne oldu? Dağa kaçtı. Dağ ne oldu? Yandı, bitti, kül oldu." Değil mi? Böyle, 3 katına çıkmış olan bir milli gelir, ortadan tebahhur edecek, buharlaşacak bir hadise değildir.

Halbuki işin aslı olan sabit fiyatlarla bakıldığı zaman olan şudur:

2002 ile 2007 arasındaki kişi başına düşen milli gelir artışı sadece yüzde 31'dir. Yani biri, 3 kat dediğiniz zaman yüzde 300 eder, öbürü normal, düzgün bir hesapla baktığınız zaman yüzde 31 eder.

Yani bunun aslını, esasını böyle görelim.

2019'a kadar olanına da bakalım. Yine bu sefer artık cari fiyatı kullanmaya gerek yok, normal, sabit fiyatlarla 2002 ile 2019 arasında geçen on yedi yıl zarfında kişi başına düşen milli gelir artışı da yüzde 90'dır, yani 1 katı bile olamamıştır.

Yani 100 olan bir şey 200 bile olmamıştır ancak yüzde 90 artmıştır, 0,90. Ne kadar zamanda, tam on yedi yılda bile.

Bu performansı, milli gelir büyümesi, kişi başına düşen milli gelir büyümesi olarak kuvvetli bir performans olarak görmüyorum, hatta zayıf bir performans olarak görüyorum.

Kaldı ki bunun, bu rakamların bir de hangi bedelle elde edildiğine de zaten ayrıca bakacağız.

Değerli milletvekilleri, şimdi, tam bu hesaba uygun Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımızı da aslında bu hesap dolayısıyla tenzih etmek istiyorum.

Ama Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcılığı devletimizin 2 numaralı makamıdır, bütçenin Genel Kurula sunuş konuşması var, bu konuşmanın 41'inci sayfası var, ilgili arkadaşlarımızın elinde varsa bakabilirler, o 41'inci sayfada şunu diyor:

"Aile yardımları dahil en düşük memur maaşı 2002'nin sonunda, Aralık 2002'de 392 Türk lirasıydı. Biz bunu on yedi senede Ekim 2019 tarihi itibarıyla 3.707 Türk lirasına çıkardık." "Artış yüzde 846'dır."

İşin yanlış olan yeri burasıdır. Yani bu ikisi de biraz önce arz ettiğim gibi cari rakamlardır, birbiriyle mukayese edilebilir rakamlar değildir. Bira daha teknik tabiriyle "nominal" bir artışı ifade eder.

En azından burada kale alınması, dikkate alınması lazım gelen rakam, enflasyondur.

Halbuki enflasyon bütün bu uzun dönemde, on yedi sene boyunca sıfır olmuş olsa bu iki rakamı beraber mukayese edebiliriz, yani onu ona böldüğümüz zaman bu yüzde artış çıkabilir.

Bu sene beklediğimiz enflasyon yüzde 12 civarındadır, geçen sene yüzde 20 küsur idi ama bu on yedi yılın ortalaması yüzde 11,1 dir. Hiç olmazsa bu 392 rakamını -arkadaşlarımızın elinde cep telefonları var- 2019'a kadar yürütürlerse enflasyon miktarıyla, bu rakam 2.311 Türk lirası eder.

Demek ki 2.311 Türk lirasıyla teslim aldık, şimdi 3.707 lira oldu deselerdi bu doğru bir yaklaşım olurdu; öbürünü de buna bölersek çıkan rakam yüzde 60'dır, yani yüzde 846'lık bir artış hiçbir hal ve şartta söz konusu olamazdı, artış yüzde 60 olmuş olurdu.

Zaten yüzde 846, yüzde 900 demek, on yedi senede her yıl ortalama yüzde 50'lik bir artışa denk düşer ki hepimizin bayram etmesi lazım, hepimizin alkışlaması lazım, davul zurna çalmamız çaldırmamız lazım olurdu.

Bunun birazcık daha sofistike hesaplama hali şudur: yıllık ortalama -bu aile yardımları dahil- en düşük memur maaşındaki artış yüzde 2,8 eder yani düzgün bir hesap yaparsak yüzde 2,8'lik bir memur artışı olmuş; bu da herhalde çok çok iftihar edilecek bir şey değil.

Yani bunu bir tespit olarak böyle söylemek doğrudur, "birazcık daha arttırabilseydik daha iyi olabilirdi" denilebilir ama bununla böyle "yüzde 846'lık bir artış yaptık" filan tarzında? Bu iyi bir şey değildir ve bu hesap da ayrıca yanlış bir hesap olmuş olur.

Biraz önce Osman Aşkın Bak Bey söyledi -aziz dostumuz o, bizim NATO Parlamanter Asamblesinin de Başkanıdır- onun ricası üstüne söylüyorum.

Daha önce ben bu tür hesaplarla ilgili bir Erzurum ağzı söylemiştim, o lafı şimdi bir defa daha "arzu-yu umumi" üstüne arz etmek istiyorum tekrar.

Bu bizde de yine vardır: "et tekraru ahsen, velev kane yüz seksen", tekrar velev ki yüz seksen kere de olsa, iyidir uygundur. Bu bakımdan iyi.

Erzurumlu esnaf, tabii, bizim esnaf, tüccar para kazandığı zaman gözünü Hacc'a diker, Hacc'a gitmeye diker. Erzurumlu da bu dert içerisinde.

Diyelim ki muhasebe işlerine, hesap kitap işlerine bakan kimse, işte hesap kitap yaptı -biraz önce yüzde 846'lık artışa benzeyen bir hesap getirmişler önüne- baktı, çok hoşuna gitti, dedi:

"Hesaba bakhirem, Hacc lazım olmuş", tamam.

Bir de şimdi, benim gibi bir adam gelmiş olsun, "Efendim, ya bu işin aslı, esası böyle değil şöyledir." O zaman da dedi:

"Cüzdana bakhirem, zekete (zekat) muhtaç."

Cüzdana baktı, zekata muhtaç.

Şimdi bu hesaplar biraz böyle hesaplardır.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bu yanlış ekonomi politiğin, politikanın yanlışlığının belkemiği adına "düşük kur, yüksek faiz" dediğimiz hadisedir.

Bir ara çok konuşuluyordu, şimdi yine, o da çok konuşulmaz oldu, her ne hikmetse.

"Düşük kur, yüksek faiz" bunun arkasından gelen şeyin adı "sıcak para". Göreceğiz şimdi, iliğimizi, kemiğimizi emmiş olan -on yedi sene içerisinde- bu hadisenin aslı esası budur.

Şimdi somut bir örnek vereyim, bu vereceğim örnek, Emeklilik Fonları filan da vardır bunun içesinde, ben onu basite indirgeyerek anlatacağım -Merkez Bankası kayıtlarında da bulunabilir, Hazine Müsteşarlığı kayıtlarında da bulunabilir vesaire- o şu:

AK PARTİ iktidarı ekonomi yönetimi bütün dünya ile temaslarında, anlatımlarında herhalde demiş olmalılardır ki: "Bizim kur politikamız bu olacak, faiz politikamız bu olacak." Adına "dünya finans çevreleri" denilen çevreler -bunun da nereler olduğunu çok bilmiyorum.

Bugünlerde yine konuşulacaktır bu, başka siyasi mahfiler itibarıyla- bunlar AK PARTİ ekonomi yönetimine inandılar, büyük paralarla geldiler, büyük fonlarla geldiler.

Basitleştirilmiş bir örnek olsun, mesela 100 dolarlık bir fonla gelmiş olsunlar, ben 100 dolar diyeyim, siz onu 100 milyon dolar olarak algılayın.

Zaten mesela o kayıtlarla 100 milyon dolarlık bir Emeklilik Fonu var, ismi lazım değil, A ülkesinin.

100 dolarla geldi -2003 yılının ortalama kuru 1,49; bu 1,5 liraya yakın ama ben 1,4 olarak alayım, AK PARTİ'ye biraz daha torpil yapmış olayım- bozdurdu, 140 Türk lirası.

Faiz nispeti hem Hazine tahvilleri itibarıyla hem banka mevduat faizleri itibarıyla yüzde 20'nin üstünde idi, ben biraz da indiriyorum, yüzde 18 yaptım, bir başka sebep dolayısıyla; yüzde 18'den Hazine tahvilleri veya mevduat faizi olarak koydular, mevduat getirisi olarak.

2008 yılı ortasına kadar geldi, 2008 yılı ortasında bu 140 liranın bu faizlerle ulaştığı nokta 320 Türk lirası; iyi para.

Bunu dolara böldü, o zamanki dolar fiyatı, kur 1,3 TL idi; 1,3'e böldü, elde ettiği rakam 246 dolar .

Şimdi lafın başına dönelim, 100 dolarla geldi, bir şeyler yaptı, çıkıp gidecek, 246 dolar oldu.

Değerli Milletvekilleri, aziz Milletvekilleri; bu, dolar üstünden ortalama yıllık yüzde 20'lik bir getiri yapar.

Dünyada, Allah-u a'lem, başka dünyalar da varsa o dünyalarda bile 2003'ler, 2007'ler civarında böyle bir faiz getirisi yoktur.

Bunu uzatın, işte, Türk ekonomisinin iliğini, kemiğini emen, bizi halsiz halde bırakan, "tweet"lerle tehdit edilebilir ülke haline getiren hadisenin aslı, esası budur. Düşük kur, yüksek faiz.

Şimdi, benim aklımda bununla ilgili, rahmetli Maliye Bakanımız Kemal Unakıtan vardı, ona ait olarak kalmış şimdi söyleyeceğim söz. Ama Google'a baktım, eşleştiremedim, denkleşmedi laf.

Eğer söyleyeceğim sözün aslı Kemal Unakıtan'a aitse laf onundur -fikri mülkiyet haklarına saygı sadedinde söylüyorum bunu- eğer ona ait değil gibiyse mesela, şerefle ben kendi üstüme o lafı almak istiyorum.

O da şudur, Unakıtan Bey ayrıldıktan sonra Maliye Bakanlığından demişti ki:

"Yahu, bu yabancılar -sıcak parayı kastediyor, biraz önceki hesaba benzeyen bir hesap- meğer bizi iki kere öpüyorlarmış. Hem Türkiye'ye gelişte öpüyorlar, hem Türkiye'den çıkışta öpüyorlar; bu nasıl iş anlayamadım." (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar).

Olan budur.

Değerli milletvekilleri, o dönemler AK PARTİ ekonomi yönetimini yere göğe sığdıramayanlar, davullar zurnalar eşliğinde bayram edenler aslında işte bu söylediğim düşük kur, yüksek faiz hesabıyla Türkiye'de iş yapmış olan insanlardır, çevrelerdir.

Bunun sonucunda şöyle bir şey oldu, bu düşük kur dolayısıyla? (CHP sıralarından alkışlar) Bunu galiba dış ticaret bölümünde söylemem daha uygun olur.

Burada bir şey var, buradan bir dış ticaret bölümüne doğru geleyim. O notlarım da karışmış, aklımızda kaldığı kadarıyla yaparız biz de.

Bu düşük kurun kendisini en çok hissettireceği yer dış ticarettir. Dış ticaret, ithalat, ihracat ve diğer döviz getirici faaliyetler, döviz götürücü faaliyetler. İhracatımız ile ithalatımız var.

Ekonomiyle ilgili 5-6 bakanımız varken mesela, tek bir ayın ihracatında küçük bir yüzde artış veya mevsimsel hale göre bir ihracat artışı olduğu zaman bakan seviyesindeki arkadaşlarımız yeri göğü inletiyorlardı:

"İhracatta dünyanın birincisi olduk, Çin'i geçtik, Maçin'i de geçtik." Mars'ta bir şey varsa mesela "Mars'ı da geçtik." falan diye?

Kars'ta bir laf var, bugünlerde de bu kaz muhabbeti var zaten:

"Kazın cücüğü güzün sayılır." diye. (İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Yani kaz, baharda geldi, o zaman "kazın kaç tane cücüğü var?", "şu kadar" derseniz yanlış olur. Niye? Şundan: süreç içerisinde bu cücüklerin bir kısmını yel alır, bir kısmını sel alır, bir kısmını tilki kapar, bir kısmını komşu bahçelerde oyun oynayan çocuklar kapar. Adettendir de. O yüzden, kazın cücüğü baharın sayılmaz, güzün sayılır.

Yani "bir aylık ihracatı böyle ettik, Çin'i geçtik, öbür aylık ithalatı da böyle ettik, Maçin'i de geçtik." Yok. Güz ne zaman oldu? Güz, şimdi, bugün geldi, yani tam on yedi yıl AK PARTİ iktidarı.

On yedi tam yılı tamamladık, güz geldi -zaten güz mevsimindeyiz- şimdi kazın cücüğünü sayalım.

İhracatımızla ithalatımızın arasındaki fark 1 trilyon 50 milyar dolar.

Hafazanallah yani değil mi? Dış ticaret açığımız, 1 trilyon 50 milyar dolar. Peki, ihracatımız ne kadarmış? 2 trilyon 100. İthalatımız ne kadarmış? 3 trilyon 100, aradaki fark 1 trilyon.

Dış ticaret açığı, ihracatının tam yarısı kadar olan dünyada medeni tek bir tane ülke yoktur. Varsa, söyleneceği meydan burasıdır.

Yani gayri medenisi de yoktur da yani biz bir onu oradan alalım. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Bir daha arz ediyorum -not karıştı, dolayısıyla Osman (Aşkın Bak) Bey'in yüzünden oldu o- on yedi yılda Türk ekonomisi 1 trilyon 50 milyar dolar dış ticaret açığı verdi.

Bu açık toplam ihracatımızın tam yarısıdır. İşte o yani baharda kur düşükken yediğimiz hurmalar şimdi güz geldi -2019'un güzünde- yavaş yavaş tırmalayarak çıkmaya başladı. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu dış ticaret açığının bizi getireceği yer, adına cari işlemler dediğimiz rakamlardır.

Bu cari işlemler yani mal ihracatı, ithalatının dışında döviz kazandırıcı faaliyetlerimiz var, döviz harcamalarımız var, onların tamamı da bu işin içen dahil edildiğinde cari işlemler açığı ortaya çıktı; 575 milyar dolar.

Bir daha arz ediyorum, 575 milyar dolar. Bu şu demek: Hiçbir şekilde bizim olmayan, kazanmadığımız bir parayı harcamış olmamız demek. 575 milyar doları, on yedi senede bizim olmayan bir parayı harcadık. Yani elin parasıyla düğün yapmış olduk değil mi, bu elin parasıyla düğün yapmak demektir.

Şimdi, bunu bize kara kaşımız, kara gözümüz nedeniyle yapmadılar, işte karşılığında borç verdiler. Şimdi, bu borca bakalım, bizi yavaş yavaş asıl konuya doğru getiriyor.

Türkiye'nin -elbette bütün dünyanın borcu var, harcı var, borç alır, yıllar itibarıyla alır, öder, toplar, v- 2002 yılında da bizim de bir dış borcumuz var.

Yani bu, Türkiye'nin 2002'nin dış borcu demek aynı zamanda şu demektir:

Cumhuriyet 2002'de tam 80 yaşında bir rejimdir. Cumhuriyetin seksen senede toplam birikimli dış borcu yani 2002'de, Türkiye sathında adına iktisadi kıymet diyebileceğimiz ne kadar kıymet var ise, fabrikalar, yollar, hanlar, hamamlar vesaire, bütün bunları elde edebilmek için yaptığımız toplam dış borç. Bu rakam 131 milyar dolar.

Bunun -bir kısmı- 44'ü özel, 87'si kamu olmak üzere neticede 131 milyar dolarlık bir dış borcumuz var. Şimdi, bu rakamın bugünkü hali 447 milyar dolar. Fark yani sadece on yedi yılda yapılan rakam ne? 316 milyar dolar.

Şimdi bir daha ben söyleyeyim: seksen yılda Türkiye sathındaki bütün iktisadi kıymetlerin karşılığı mahiyetinde olan dış borç 131 milyar dolar, on yedi yıl içerisinde yapılmış olan dış borç 316 milyar dolar; bu çok fazla ve karşılığı yok.

Buna ilaveten bir de şunu eklememiz lazımdır: 70 milyar dolar da özelleştirme yaptık.

Bu ne demek? Ya başlangıçtaki 131'den düşmemiz lazım doğru düzgün bir mukayese yapabilmek için, oradan düşmezsek bu 316'ya eklememiz lazım.

Biz 316'ya ekleyelim, bu daha hafifletir konuyu, AK PARTİ bakımından. Demek ki 131 milyar dolar dış borca eklenen rakamı söylüyorum, ulaştığı noktayı söylemiyorum: Eklenen rakam 386 milyar dolar.

Bu iyi bir şey değil değerli arkadaşlar, değerli milletvekilleri.

Bütün bunları da ben -yani daha sonra söyleyecektim ama burada da söyleyelim, ne olur ne olmaz, notlar yine karışabilir- sadece böyle bir geçmişin muhasebesini yapmak tarzında değil, o amaçla değil, üzerinde oturduğumuz zemin ne tür bir zemindir, bu zeminin üstünde artık ne tür hareket etmemiz lazım gelir, o amaçla arz ediyorum.

Şimdi, bu borçlar oldu, dış ticaret açığı oldu, cari işlemler açığı oldu, borçlar aldık, borçları ödedik, iyi, güzel, şimdi, geldik bunun bedelini ödemeye; bedeli faiz.

Dış borca on yedi yılda ödediğimiz faiz rakamı 173 milyar dolardır.

Tekraren arz ediyorum, dış borca ödediğimiz faiz 173 milyar dolar.

Bu çok, çoktan çok daha doğrusu yani. İşte, o başta hurma vesaire falan dediğimiz işlerin bizi getirdiği nokta bu.

Buradan bir de kamu sektörüne bakmak istiyorum, sadece kamuya, özel sektörü hiç dahil etmemek üzere arz etmek istiyorum.

O da şu: bu süreç içerisinde, sadece kamunun dış ve iç borç ödemesi 460 milyar dolar. Bunun 80'i dış, 380'i iç olmak üzere 460 milyar dolar.

Bu da çok olağanüstü bir rakam.

Yani Türkiye tarihinin geçmişinde, evveliyatında, Osmanlı'sında, Selçuklu'sunda, Köktürk'ünde, hiçbirinde buna benzeyen bir şey bulabilmek söz konusu değil.

İnşallah, bundan sonra da hiçbir hal ve şartta bizim böyle bir ekonomik durumumuz olmaz. 460 milyar dolar yaa, 460 milyar dolar, dile kolay.

Değerli arkadaşlar, biz yani Türkiye, bir Atatürk Barajı Projesi yaptık, iyi bir projedir, ben Devlet Planlama Teşkilatında uzmanken ve daha sonraki hemen hemen tüm aşamalarında da yakından takip ettiğimiz bir büyük proje idi.

1983 te başladı, 1992 yılında hizmete alındı Atatürk Barajı. Açılışında da Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olarak bulundum. İftihar ettik.

Elbette dünya güzeli projelerimizden bir tanesidir. Atatürk Barajı'na biz 4 milyar dolar harcadık. Devletin ödemek durumunda olduğu ve ödediği faizi 4 milyar dolara bölsek -bir gösterge için söylüyorum- 115 adet Atatürk Barajı yapar. Devletin ödediği faiz 115 adet Atatürk Barajı yapar.

Elbette hiç faizsiz bir ekonomi yönetimi zordur, ama Allah sizi inandırsın, daha düzgün bir ekonomi yönetimi aynı sonuçlara ulaşacak tarzda çalışmış olsa bu 460 milyar dolarlık faiz rakamı en az yarısına iner, bu da en azından en azından tam 50 adet Atatürk Barajı eder.

Yani Atatürk Barajı şu demektir arkadaşlar: Ben hafızalarınızı da tazelemek sadedinde de söyleyeyim, maliyeti 4 milyar dolar, arkasında biriktirdiği suyla her yıl 10 milyon dönüm arazi suluyor, 10 milyon dönüm; yirmi yedi yılda elde ettiğimiz elektrik enerjisi 250 milyar kilovatsaat, 250 milyar kilovatsaat ve bunun karşılığında elde ettiğimiz rakam 25 milyar dolar.

Yani 4 milyar dolar harcadık, yirmi yedi yılda 6 katı bir rakamı bize getiri olarak getirdi. Proje dediğiniz budur, değil mi? Şimdi, bu on yedi yılda Allah rızası için bir tane böyle bir şey göstermek mümkün mü? Değil. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Şimdi, bu faiz işinin farkına Sayın Cumhurbaşkanımızın 2015 yılı seçimlerinden önce uyandığı kanaatindeyim ben.

Çünkü 2015 seçimlerinden önce Merkez Bankası Başkanı, ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcımız, muhtemelen Maliye Bakanımız da, onlardan müteşekkil bir heyetle Köşkte, Külliye'de bir brifing aldı, faiz brifingi aldı.

Ben bunu şöyle yorumladım: Demek ki meselenin canının bu olduğunun farkına varılmış bu iyi. Fakat meselenin canı bu olmakla beraber asıl odaklanılması gereken yer Merkez Bankası faizleriyle mi yaklaşmaktır meseleye, başka alanlarda mı yaklaşmaktır; bu ayrı bir şey.

Ama hiç olmazsa demek ki faizin önemi en yüksek katta yeteri kadar algılanmış olarak yorumladım 2015 yılında.

Şimdi, Değerli Milletvekilleri, biraz bu faiz filan vesaire yani benim çalışırken de canımı acıtıyor, burada size arz ederken de konuşurken de canımı acıtıyor; Allah bilir, sizin canınız da bir acımış olabilir.

Bu hadiseyi biraz yumuşatmak için küçük bir fıkra anlatmak istiyorum.

1990'lar. Haliyle, fıkranın taraflarından birisi Amerikalı olur; Amerikalı, zengin birisi. 4 motorlu bir jetle bizim buralarda da dolaşıyor, altımızdaki Orta Doğu coğrafyasında da dolaşıyor, Arap Yarımadası'nda da dolaşıyor.

Diyelim ki Yemen civarında bir yerde olmuş olsun; 4 motordan 1'i stop ediyor. Kuleyi arıyor, kuleyi aradı: "Selamünaleyküm ey kule!". Kuleden cevap: "Ve aleyna aleykümüsselam ey Yanki!" Muhabbet güzel, böyle yürüyor.

Diyor ki: "Ya kule, benim 4 motorlu bir jetim var; 1 motor stop etti. Ben bu işlerde huzursuz olurum. Mümkün olan en uygun, en yakın havaalanına beni indir."

Kuleden cevap: "Sen merak etme, keyfine bak." Bunun İngilizcesi "Don't worry, be happy." Bobby McFerrin / Bob Marley diye melez bir şarkıcı var 1990'larda; bu "Don't worry, be happy" onun şarkısıdır, bütün dünyayı kasıp kavuran bir şarkı o sıralarda da.

Amerikalının çok hoşuna gidiyor "Ya, biz Orta Doğu'daki bu insanları bazen küçümsüyoruz. Bak, adam hem teknolojiyi en son haliyle kullanıyor; kuleyi yönetiyor, uçakları yönetiyor, hava trafiğini yönetiyor, hem de bizim Bob Marley'in şarkısı ta buralara kadar gelmiş, adam bir de bunu biliyor." Yani bu çok hoşuna gidiyor.

Neyse, bir müddet daha gitti, 2'nci motor stop etti; aynı mükaleme. 3'üncü motor stop etti; aynı mükaleme.

4'üncü motor da stop etti; kuleyi canhıraş tekrar aradı: "Ey kule, selamünaleyküm." "Aleykümselam." "4'üncü motor da stop etti, beni acele yere indir."

Kuleden cevap, "Don't worry" bölümü tamam: "Merak etme?" Fakat burada "be happy" yok, onun yerine başka bir laf var: "Repeat after me?" yani "Ben ne dersem onu tekrar et." "Olur." "Eşhedü en la ilahe illallah?" (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Şimdi, eninde sonunda bu işlerin, 4'üncü motorun da sıkıntıya gireceği haller oluyor. Böyle bir durumdan Allah korusun bizi. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, değerli milletvekilleri; işsizlik 21'inci yüzyılın en önemli meselesi. Biz, şimdiye kadar ekonomi politikalarında -ben dahil- bu işe gereken ehemmiyeti vermiş sayılmayabiliriz, sayılmayız.

Yani bizim önceliklerimiz başka öncelikler idi ama işsizlik, şimdi 21'inci yüzyılda bütün önceliklerin başında. 21'inci yüzyılın bu ekonomi politikalarıyla ilgili sadece bir satır, bir cümle edip bu vaatten tekrar çıkmak istiyorum.

21'inci yüzyıl dış politikasının tamamı dış ekonomik ilişkilerdir. Yani zaten bütün tarih belki de dış ekonomik ilişkilerdir. Biz ona, böyle bakmayı çok bilmeyiz. 21'inci yüzyıl milliyetçiliği de ekonomik milliyetçiliktir.

Yani 21'inci yüzyılda bütün yapılacak milliyetçilik de ekonomiye odaklanmak durumundadır, böyle bakıyoruz.

İşsizlik ekonomi politikalarının en uç noktası, ucu. Yani bir yığın iş yapacağız; sonuçta imal etmemiz gereken şey, istihdam.

Bu 2002'ye gelindiğinde bir rakam, işsiz stoku devraldı AK PARTİ; 2 milyon 650 bin. 2002'deki bu rakam, değerli milletvekilleri, normal bir yıl rakamı değil.

Sebebi şu: 2002'nin önünde beş altı sene önce 1994 ekonomik krizi var, milli gelir yüzde 5'ten fazla daraldı. Daha sonra 1999 depremi var, milli gelir yüzde 3,5 daraldı, daha sonra 2001 yılı ekonomik krizi var, milli gelir yüzde 6 daraldı. Yani son beş altı yıl içerisinde neredeyse ekonomi yüzde 15 civarında daraldı.

Bütün bunların ucu, işsizlik olarak ortaya çıktı. Ve o rakam, bu rakam; normal herhangi bir yıl rakamının çok üstünde bir rakamdır; 2,650. Tamam, aradan on yedi sene geçti.

Deminki anlattığım bütün borçları harçları kullandık, yani AK PARTİ ekonomi yönetimi kullandı. Allah-u a'lem, ne olması icap eder? Bu 2,650 aşağı doğru iniyor olabilir değil mi? Olabilir veya yerinde sayıyor olabilir, ona da razıyız, şükürler olsun.

Bu rakamın şimdi ulaştığı rakam 4,600. Şimdi, bunu büyümsediler. "4,600 değil, 4,556." diye ben bir yerde kullandım. Bir ekonomi bakanımız -biraz daha endirekt cevabi mahiyette- "Ya 4,600 nereden çıktı, bunun essahı 4,556'dır." filan dedi; 4,600.

Aslında bu bile bizim meramızı göstermez, içinde bulunduğumuz hali göstermez. Bu kayıtlı, müracaat etmiş, işsizliğini takip eden, iş arıyor olduğunu takip edenlerin rakamı. Bunun çok daha önemli alt bölümü veya özü genç işsizlerin işsizliği, gençlerin işsizliği.

Geldim genç işsizliğimize. Şimdi, bizim en büyük varlığımız, istikbale ait, geleceğimize ait en büyük varlığımız, en büyük insan sermayesi diyebileceğimiz toplum dilimi gençlerimiz.

Yani 15 yaşla genç tanımı odur; 15 ile 29 yaş arasındaki grup. Bunun nüfusu 11-12 milyon; 11,5-12 milyon; 11,600 görünüyor; tamam.

Bunun içerisinde bir 3,5 milyon var ki ne iş arıyorlar ne de herhangi bir okula gidiyorlar; eğitimde değiller, işte değiller.

Bunun kayıtlı hali, bu kadar; 3,5 milyon olarak görünmüyor ama kayıtlı görünmemesinin de sebebi devlete olan güvenlerinin azalmış olması; bu kurumlara da olan güvenlerinin azalmış olması.

Bu 3,5 milyonun 600 küsur bini üniversite mezunu, yüksekokul mezunu; 600 küsur bini lise mezunu; 650 küsur bini teknik lise mezunu; etti 2 milyon.

Anneler babalar yememişler yedirmişler, içmemişler içirmişler, giymemişler giydirmişler, gezmemişler gezdirmişler; bu insanları, bu 2 milyon genci lise mezunu teknik lise mezunu, üniversite mezunu haline getirmişler ama bu insanlara iş veremiyoruz.

Şimdi, bu, şu demek: Bir ev için en sıkıntılı hal hepimizin? Yani aslında AK PARTİ'li milletvekili arkadaşlarımızın bunu hepimizden çok iyi biliyor olduklarını düşünüyorum; sebebi de bize, muhalefet partilerine iş talebiyle ilgili gelen talep 1 ise AK PARTİ'li arkadaşlarımıza gelen talep en az 10'dur herhalde, yani iktidar partisi olmaları hasebiyle, olmaları münasebetiyle.

Bu gençlerimizin işsizliği aynı zamanda şu demek:

Bu gençlerin hayallerini öldürüyoruz, yani hayal bırakmıyoruz.

Üniversiteyi bitirmiş olan, liseyi bitirmiş olan genç hayal edecekti; işe girecek, işinde yükselecek, tayin olacak, terfi alacak; yurt dışına gidecek, ailesine ve Türkiye'ye işte çok daha büyük hizmetler yapacak; evlenecek barklanacak, yurt yuva sahibi olacak, vesaire...

Bütün bu hayallerin hiçbirini artık hayal edemez hale geliyorlar, onların hayallerini öldürmüş oluyoruz.

İkinci bölümü ise toplum kendi geleceğini çürütmüş oluyor.

Kendi geleceğimiz bu gençler bizim, 15-29 yaş grubundaki gençler ki kendi geleceğimizi çürütmüş oluyoruz.

Bu bakımdan burada müthiş bir israf var. Bu israf insan sermayesi, insan israfıdır.

Hepimiz daha çok böyle filan makamda, mevkide uçaklar var; israf.

Falan makamda, mevkide otomobiller var, makam arabaları var; israf.

Doğrudur da yani ben de bu israf bölümüne elbette katılıyorum ama bu havaalanlarında görüyoruz belediye başkanlarımızın kuşe kağıtlara bastırdığı, böyle tuğla büyüklüğünde, kendisini öven, belediye başkanlığı hizmetlerini öven dergiler var -nefret ediyorum onları görünce- falan; bunların tamamı israf ama bu israfların en büyüğü bu gençlerin işsizlik israfı. (CHP sıralarından alkışlar)

Bunun yerine bir şey koymamız da söz konusu değil.

Şimdi, bu yani yüksek katlarımızda, devlet yüksek katlarımızda bazen bununla ilgili -ben mugalata diyorum- mugalata da dolaşıyor.

Nedir o? Ya, bu işsizlik böyle ama malum, teknoloji çok gelişti, fabrikalarda artık insanlar neredeyse çalışmaz hale geldi. Bu teknoloji ve robot endüstrisi, işte, birazcık daha bilimsel konuşmak istiyorsa "dördüncü sanayi devrimi" falan, "dördüncü endüstri devrimi" bunu böyle getirdi.

İlk nazarda insanın kulağına da hoş geliyor, "Ya, doğruluk payı da olabilir." deniyor, değil mi? Ben de önce böyle doğruluğuna inandım, sonra baktım; sonra kendi kendime sordum:

Dünyanın en ileri teknolojilerini kullanan ülke kim? Amerika.

Dünyada fabrikalarında en çok robot istihdam eden ülke kim? O da Amerika. Hatta fabrikalarda sadece robotları istihdam etmiyorlar, robotları işçi olarak çalıştırmıyorlar, fabrikaları da robotlarla yönetiyorlar, yani fabrikaların yönetimi de robotlarda.

Tamam, o zaman işsizliğin diz boyu olmuş olması icap etmez mi Amerika'da? Eder.

Halbuki, en son işsizlik rakamı ne?

Bundan on beş gün öncesi itibarıyla, Amerika'nın işsizlik rakamı son kırk dokuz yılın en düşük rakamı.

Şimdi, başında bin türlü bela olan bir Amerikan Başkanı var, Başkanımız var, değil mi, Sayın Başkan Trump. Trump, işte, azil işleriyle filan da boğuşuyor, uğraşıyor.

Amma, Allah sizi inandırsın, yüzde yüze yakın katiyetle söylüyorum ki Trump hiçbir şekilde azle filan uğramayacak. Sebebi, işte, bu, Amerika'da son kırk dokuz yıldaki işsizlik seviyesinin en düşük seviyede olmuş olmasıdır. Bu iş bu kadar mühim bir konudur.

Bu bakımdan, devletimizi yöneten arkadaşlarımızın "teknolojinin getirdiği özellikler dolasıyla işsizlikle uğraşmakta sıkıntımız oldu, o bakımdan bizi mazur görün." demeleri doğru değildir.

Eğer derlerse yine o "kişi başına düşen milli gelirin 3 kat arttırılmış olması" gibi, önce kendilerini, sonra da bizi kandırmaya teşebbüs etmiş olurlar.

Bu işsizlikle ilgili demin -hangi arkadaşımızdı acaba; Ahmet Aydın, evet Ahmet Yıldız arkadaşımız olabilir, evet- "işsizlikle ilgili bir söz var mı?" filan dedi, ben de dedim "Var." Ona da Bayburt'tan, bu sefer Bayburt'tan gelsin laf.

Bayburtlu işsiz kaldı.

İşsiz olunca çok daralır insanlar, evde otursan oturamazsın, çarşıya çıksan çıkamazsın filan.

Bayburtlu da bir arkadaşıyla dertleşiyor:

"Çarşıya çıkhıram darlaniram; eve dönirem horlaniram."

Yani çarşıya gidiyor daralıyor adam, kahvede mi otursun, daha ne yapacağı belli değil, oturamıyor; eve geliyor, hanımdan azar işitiyor, hanım tarafından horlanıyor.

O yüzden, evlerin huzuru, saadeti; toplumun huzuru, saadeti bozuluyor.

Yani burada bizim grup da -Allah bilir- konferans dinler gibi dinliyor, arada bir çepik çalsalar olur yani. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, değerli milletvekilleri, mesela, bu işleri, bu aksaklıları şimdi ilk defa ben mi söylüyorum? Bu işler bu aksaklıklar hiç mi söylenmedi?

2007 yılında, 14 Aralık 2007'de -bugün itibarıyla tam on iki sene bir hafta önce- ben yine bu kürsüdeyim ve aynen bugün gibi Bütçe Kapanış konuşmasını yapıyorum; 2007 de AK Parti'nin en şaşaalı, en parlak dönemi olarak kabul ediliyor ve ben de ekonomi yönetimini eleştiriyorum

Aşağı yukarı, 2007'ye kadar olan rakamları ele alırsak, bugünkü söylediklerimin tıpatıp aynısıdır, çünkü yanlışlık, tam anlamıyla, böyle, bir format atılmış gibi geliyor.

Ben söyledim, başka söyleyen yok mu, başka akıllı? Var, IMF. IMF, 7 Kasım 2007 tarihinde. AK PARTİ'nin anti IMF'ciliği çok vardır ama IMF'yle yapılan son ikraz, son borçlanma 2005 yılında yapılmıştır, AK PARTİ'nin 3'üncü iktidar yılı döneminde, kapsadığı yıllar da 2008'e kadardır, yani 2005-2008 dönemi.

IMF, her yıl -bizim de üyeliğimiz, ortaklığımız münasebetiyle- gelir, her ülkede çalışır, sonra da rapor hazırlar: Türkiye Raporu.

Benim konuşmam, bir daha söylüyorum, 14.12.2007'de; Meclis zabıtlarında da var, "ilhankesici.org" diye benim bir internet sitem var, orada da var; ilgilenenler, meraklananlar buralara müracaat edebilirler.

Öbürü de IMF'nin 7 Kasım 2007 tarihli Türkiye Raporu. 7 Kasım 2007 tarihli Türkiye Raporu'nda IMF diyor ki... Çeşitli ülkelerle ilgili kırılganlık göstergeleri icat etmiş, 5-6 tane parametre var, 6-7 tane ülke var. Bunların içerisinde 2007 ekonomisi itibarıyla en kırılgan ülkenin adı Türkiye. Bu, 2007'de.

Yani bütün dünyanın AK PARTİ ekonomi politikalarını alkışladığı, çepik çaldığı diye bildiğimiz, inandığımız, gördüğümüz, medyalarda şey yaptığımız şey, IMF raporunda başka bir şey diyor.

Bunu niye arz etmiş oldum? Bunu şunun için arz etmiş oldum ki biraz daha akıllanmamız icap ediyor. Yani eğer bu eleştirilerden ister IMF gibi uluslararası organizasyonlar olsun, ister hakiki anlamda yerli ve milli, İlhan Kesici gibi, başka arkadaşlarımız gibi kaynaklar olsun, bunların söylediklerine kulak vermek lazımdır, yoksa çok daha sıkıntılı bir hale geliriz.

Şimdi, siz, buradaki arkadaşımız söyledi, "1990'lı yıllara gidiyoruz, AK PARTİ dönemine doğru gelelim." diye. Tam AK PARTİ dönemine geldim, 2019, içinde bulunduğumuz yıl.

2019 yılı Bütçesi, yıl da henüz daha da çıkmadı. Bu bütçeye bakarken 3 tane şeye baktım ben, parametreye.

Bir: bütçenin açığı neydi, ne oldu? Öyle bakılır.

Bütçenin açığı 80 milyar liraymış. Neyle gerçekleşti? 125 milyar lira, yüzde 50 fazla. Bu çok fazla bir artış. Kaldı ki bu 125 de sayılmaz.

Merkez Bankası Başkanı arkadaşımız da var, Plan ve Bütçe Komisyonunda hem bizim arkadaşlarımız hem de muhalefete mensup arkadaşlarımız, ben de katıldım toplantıların bir bölümüne, orada çokça ifade ettiler.

Bu Merkez Bankası yedek akçesinin gelir irat edilmesiyle ilgili husus, orada 40-45 milyar lira; galiba 45'in 40'ı, 41'i civarında bir rakam, efendim, şey oldu, gelir irat edildi bütçeye.

Demek ki onu da koyarsanız bu rakam, yani 2019 yılı, bu senenin bütçesinin açığı, 80 yerine oldu 160 küsur milyar lira; 2 katı. Bu ne demek? Ne bütçe var ne bütçe disiplini var, hiç bir şey yapmasanız zaten anca böyle gider yani. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

İkinci açık: Cari işlemler açığı.

Türkiye bu on yedi yılda demin ki söylediğimiz rakamı bölersek 30-32 milyar dolar her yıl cari işlemler açığı veren bir ekonomimiz var. 2019'da da buna benzeyen bir rakam koymuşlar, 26 milyar dolar; iyi. Gerçekleşme, artı 1 milyar dolar.

Yani bütün tarihimizde, bütün tarihimizde demeyelim de -1999-2000'de var, 2002'de var- son yirmi yılda diyelim, ilk defa cari işlem fazlası veriyoruz.

Hepimizin candan alkışlaması, tebrik etmesi icap eder ilk nazarda. Ben de o hissiyat içerisindeyim yani, bir alkışlayayım falan diye.

Fakat sonra, dibine doğru bir eşeleyelim değil mi yani nasıl oldu bu, birden "nasıl 1 milyar dolar fazlalık vermeye başladık?" diye.

ilk baktığım kalem elbette ihracat kalemi, herhalde ihracatımız kayda değer bir nispette artmıştır.

Allah Allah, ihracatımız azalmış, hem de 10 milyar dolar. E, ihracat artmadıysa nereden olacak yani, başka bir kalemden mi arttı? Başka kalem de yok.

E, ithalatımıza bakalım. Hah, o rakamı yakaladık; ithalatımız 43 milyar dolar azalmış.

Bu iyi mi, kötü mü? İyiyse, baştan o hedefi öyle koymak lazım. Sonra kalemlerine baktım, lüks tüketim malları -işte bu 4x4 çekerli lüksten lüks otomobiller, cipler filan mı alınmamış, İstanbul'da o ilk dönemde yani kur düşük seviyelerde iken, herhangi bir hareketliliği yokken en ucuz ithalatla falan elde edilmiş olan şeyler- eğer bunlar ithalat kaleminden düştüyse buna da şükürler olsun, bu da iyidir.

Hayır, 2019 yılı ithalat kalemlerini arkadaşlarımız takip ederlerse, burada 43 milyar dolar olarak düşen kalemin adı "makine teçhizat alımları". "Makine teçhizat alımları" demek sanayi yatırımı demek, imalat sanayisi demek.

Yani biz bir cari işlem fazlası vermiş oluyoruz ama en kötü yerinden, kanatarak vermiş oluyoruz. Bunu da arkadaşların huzuruna getirmek istedim.

Üçüncü şey büyüme hedefi. Yüzde 2,3.

Bu 2,3 ne? Cumhuriyet Dönemi'nde 1923-2019 -ister 2002'yi alın ister 2019'u alın, aynı rakam- ortalama büyüme hızı 4,7; içinde 1929 dünya iktisadi buhranı var, İkinci Dünya Savaşı var beş sene, daha sonraki dönemlerde ihtilaller var -1960, 1971, 1980, Kıbrıs vesaire- bir yığın iş var; ortalama büyüme hızı 4,7.

Yani içinde bulunduğumuz yıl, bütün Cumhuriyet tarihinin ortalama büyüme hızının yarısını hedef olarak aldık kendimize; vahim bir şey.

Peki, 2,3'ü aldık da gerçekleştirdik mi? Hatırlayın, birinci çeyrek, 1'inci üç ay eksi, 2'nci üç ay eksi, 3'üncü üç ay 0,9 oldu; zorlamalı bir rakamdır ama 0,9 oldu.

Bu 0,9'a neredeyse bayramlar ve mitingler yaptık yani ilgili bakanlarımız A memleketine gitti, B memleketine gitti, mitinglerle karşılanır gibi oldular. İşte, orada çok iddiayla söylendi ki: "Üçüncü çeyrek artık artı oldu." filan... Dördüncü çeyrek de artı büyüme olarak gelecek.

Ne olacak yani? Hasılıkelam ne burada?

Hasılıkelam 2019 yılının tamamı muhtemelen 0,5 büyümüş olacak, ve biz de buna bayram ediyoruz.

Yaa, Allah'tan korkmak lazımdır, öyle değil mi? Yani şu kadar bütçe harcıyoruz, bu kadar para harcıyoruz, bu kadar bilmem ne harcıyoruz; bütün bu faaliyetlerin tamamı yüzde sıfır büyüme elde etmek için mi yani?

Şimdi, rahmetli anamın güzel bir lafı var buna benzeyen hallerde; hem annemi, hem hepimizin geçmişlerini rahmetle anmış olayım, hem o sözü arkadaşlarımıza intikal ettirmiş olayım, arz etmiş olayım:

"Kuru çula oturduk" denir bu tür durumlarda. Yani sıfıra sıfır, elde var sıfır. Ne yaptık? Kuru çula oturduk kaldık, kuru çulun üstünde kaldık yani, değil mi? Sıfır büyüme o demek.

Zaten o lafların başında bir yerinde söylemiştik o yüzde 5,3'lük büyüme bir essah büyüme midir, vasıflı bir büyüme midir değil midir? İşte, sonuçları buradan belli oluyor.

Şimdi, deminki notların karışmasında bir?

Bütçe, 2020. Bugünü de geçtik, şimdi yarına geldik artık. Yarından sonra, bu yarını da arz ettikten sonra huzurlarınızdan herhalde ayrılacağım.

Yarınımız, 2020 yarınımız bir hafta on gün sonrasından itibaren, bir de geleceğimiz. Fakat bu "geleceğimiz" dediğimiz zaman şimdi laf biraz garip kaçabilir filan; o yüzden "geleceğimiz" bölümünü çıkarayım, ya "istikbalimiz" diyeyim ya "yarınımız" diyeyim, orada kalayım ben. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu 2020 yılında başka bir faktöre dikkatinizi çekmek istiyorum, o da şu: Devletimizin gelirleri var bütün bu harcamaları yapmak için.

Bu gelir kaleminde hem maliyecileri hem bu ekonomiyle ilgilenen insanları -beni dahil- böyle usandıracak kadar çetrefil kalemler olur, vardır.

Gelir Bütçesi'nin en başında "Devlet Gelirleri" yazar. Tamam.
Altında bir sütun "Vergi Gelirleri." O da tamam. Onun altında başka bir alt başlık "Gelir ve Kazanç Üzerinden Alınan Vergiler." O da tamam. Onun altında da başka bir alt başlık daha. "Gelir vergisi." Hah, şimdi yakaladık.

Şimdi, günlük dilde gelir vergisi dediğimiz şey işte budur:

Bizim serbest meslek mensuplarımız var, serbest meslek işi yapan arkadaşlarımız var, mühendislerimiz, doktorlarımız, avukatlarımız, başka serbest meslek erbabı. Bunların tabi olduğu vergi mükellefliğine "Beyana Dayanan Gelir Vergisi" mükellefleri diyoruz. Sayıları 2 milyon civarındadır.

Şimdi, arkadaşlarımız bu bölüme -zaten çok dikkatli dinlediklerini görüyorum ben, çok şükür ama- birazcık daha sanki konsantre olurlarsa çok daha iyi olur. Beyana dayanan mükelleflerimiz, serbest meslek mensuplarının -vergilerinin rakamını söylemeyeceğim- sayıları 2 milyon civarındadır.

Biraz daha alt gelir grubu -eskiden götürü usulle de diyorduk- "Basit Usulde Gelir Vergisi" mükellefi olan vatandaşlarımız var. Bunların sayısı da 800 bin civarındadır.

Bir de bana benzeyen, maaşlı, ücretli gelirleri olan insanlar var. 3 milyon civarında devlet memurumuz var, 14-15 milyon civarında da özel sektörde çalışanlarımız var ücretli, maaşlı, asgari ücretliler dahil olmak üzere. Bunlara da "Gelir Vergisi Tevkifatı" na tabi mükellefler diyoruz. Bunların tamamından aldığımız vergi vergiler.

Bir de Hazine ve Maliye Bakanımızın da yine Meclise sunuş konuşmasında Plan ve Bütçe Komisyonunda dağıttığı ve konuştuğu bir kitapçık var; bu. Şimdi, onun da 11'inci sayfasında güzel şeyler var vergi dairelerinin nasıl güzelleştirileceğine dair.

Hoş kelimeler de var: "İnteraktif vergi danışmanlık hizmetlerini geliştireceğiz, interaktif vergi dairelerini çoğaltacağız." Böyle güzel laflar yani netice itibarıyla. Bunları da yapalım.

Ayrıca bunlar için Maliye Bakanlığı da çok masraf ediyor yani bu insanlardan bu vergileri toplayabilmek için.

Şimdi, bunların hepsini yaptık; bu insanlardan vergilerini topladık. Bunlar da ezayla cefayla da -yani bu beyannameleri doldurmak bir derttir, muhasebeleştirmek bir derttir, götürüp vergini yatırmak bir derttir vesaire- bütün bu dertlere de katlandık, yatırdık; bir rakam etti bu rakam, ve bunu paraları diyelim bir torbaya doldurduk.

Bunun karşılığında, bu kitap, 2020 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı.

Bu kitabın 60. sayfasında böyle bir tablo var; bütçe. Benim de, tabii, üstünde çalışmışlığım, tablo da haliyle karmakarışık olmuş, gösteriyorum, arkadaşlar elbette tam olarak göremeyebilir. Burada bir faiz kalemi var.

O faiz kalemi -şimdi öbür eski faizi bıraktım bir kenara, yenisine geldim- 138 milyar 940 milyon yani 139 milyar lira.

Bu bütçede yani 2020 yılı bütçesinde faiz kalemi 139 milyar lira.

Bu demin saydığım 20 milyon insandan 3 milyonu devlet memuru, 14-15 milyonu ücretli çalışan insanların maaşlarından yapılan kesintiler, 2 milyon serbest meslek mensubu, 800 bin basit usulle tabi vergi mükellefi olan arkadaşlarımızdan topladığımız vergi ancak bu kadar ediyor.

Şimdi de bu yetmiyor diye yeni yeni vergiler de getiriyoruz. Bu kıymetli konutlar, değerli konutlar vesaire. Benim elbette öyle bir konutum yok, İstanbul'da kirada oturuyoruz, Ankara'da da İncek'teki TOKİ evlerinden aldığımız bir TOKİ evinde oturuyorum.

Beni doğrudan ilgilendiren bir tarafı yok bu değerli konut vergisinin ama bu bilgiyi niye arz etmiş oldum? Burada büyük bir delik var. Nasıl uzay bilimleriyle ilgilenen arkadaşlarımız söylüyor "kara delik" diye, etrafında ne görürse yutuyor.

Sağından solundan, yanından yöresinden geçen bütün gezegenleri yani güneş sistemi gibi sistemler dahil o çaptaki bütün sistemleri böyle "hüüp" diye vantuzluyor, yutuyor. E şimdi bu Hazinenin dibi de aynen böyle delik. (CHP sıralarından alkışlar)

Yani bu nereden geldi? Bu, elbette bugünün meselesi değil, asıl vurgulamak istediğim hususlardan biri de zaten bu. Yani 2020'nin, 2019'un da meselesi değil, ta 2003 yılından itibaren gelen hadisedir bu.

Şimdi, Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu çeşitli münasebetlerle bu faizlerle ilgili bir vurguda bulunuyor, benim de AK PARTİ'de tanığım çok çeşitli arkadaşlarım ilk duyduklarında bu vurgu ve rakama yüksek itirazlarda bulunmuşlardı. İlk nazarda çok itiraz ettiler ve haklı gibi de idiler.

Sayın Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu-yine bu bütçedeki rakama atıfta bulunarak dedi ki:

"Devlet her gün, her saat 2,6 milyon dolar faiz ödüyor."

İlk duyuşta insan biraz da şok oluyor değil mi.

Şimdi bu 139 milyar lirayı üç yüz altmış beş güne bölelim, onu da yirmi dört saate bölersek, sonra dolara çevirirsek -2020 yılının ortalama dolar kuru 6'dır- 6'ya bölersek bu bulacağımız rakam aynen bu 2,6 milyon dolardır.

Sayın Başkan, galiba vakti de tükettik; bana çok mu vakit verirsiniz, az mı vakit verirsiniz, ona göre kendimi organize edeyim. Üç dakika buradan var, bir de verdiniz zaten, dört; olabilir, evet. Onu bir de çoğaltırsınız ve biraz zam yapılabilir.

Şimdi, değerli arkadaşlar, burada çözümle ilgili bir şey arz etmeden huzurlarınızdan ayrılmak istemiyorum.

Çözüm şu:

Yani bir kere benim bütün bu anlattığım şeyleri, Allah bilir, belki de sadece şimdi kuracağım cümle için anlatmış oldum: Altlık olarak. Durum ciddidir.

Bir, Türk ekonomisinin içinde bulunduğu durum "ciddi" dir. Başka terminolojiler kullanan arkadaşlarımız var içeride, dışarıda. Ben "kriz" kelimesini sevenlerden değilim, kullananlardan da değilim; ne şimdi ne başka zamanlar. Ama onun yerine bir ciddiyet arz ediyorum.

Bu durum ciddidir. Bir ara bir deterjan reklamı vardı "beyazdan beyaz" diye, ben de ona benzeterek diyorum ki bu, "ciddiden de ciddidir". Yani devletimizi yönetenlerin bu meseleye böyle bakmaları lazım.

İki, bu işlerde "sihir yoktur, sihirbaz da yoktur". "Yani en allamesini bulalım, getirip oturtalım, bu işleri o halletsin." Böyle bir şey de yoktur. Mesele, çok ciddi bir şekilde bu işin ele alınmasını icap ettiren bir haldir.

Şimdi, bu "ciddiyet" in hemen yanında benim kendi kullandığım bir başka terminoloji daha var. 2001 krizinin de çok öncesinde, önünde kullanmıştım bunu, 1994 krizinin önünde de kullanmıştım bu tabiri.

Bir hafta on gün sonra kışa gireceğiz, aslında mevsim olarak güya kışız ama henüz girmedik, kışa gireceğiz.

Her kıştan sonra bahar olmuyor, bazen kıştan sonra kara kış geliyor. Ben 2001 ve 1994 öncesinde bu "kara kış" tabirini kullandım.

Şimdi, bundan endişe ediyorum, "kara kış" hafifime geliyor, onun yerine literatürde bir İngilizce makalede yakaladığım bir laf var, "nükleer kış"

Yani icaplarını yapmaz isek, içinde bulunduğumuz hali küçümsersek, üstesinden kolay gelebileceğimize inanırsak gelecek olan kış işte bu kış olur.

İlgili bakanlarımızın da bazen ifade ettiği bir laf var:

"Kötü günler artık geride kaldı."

Mesela cari işlemler 1 milyar dolar fazla mı verdi: "Yaşa, var ol! Artık kötü günleri geride bıraktık, bundan sonra önümüz parlaktır, geleceğimiz parlaktır'.

Veya yine, sıfır büyüme, 2018'in dördüncü çeyreği milli gelirde eksi, 2019'un birinci çeyreği eksi, ikinci çeyreği eksi ama üçüncü çeyrek artı, sıfır filan oldu, "Hah, gördünüz mü, artık kötü günler geride kaldı."

Bu lafı da unutmak lazım. Yani sihir aramamak, sihirbaz aramamak, kötü günleri geride bıraktık artık, işi ona göre organize edelim laflarını da bırakmak lazımdır.

Ne yapmak lazımdır o zaman:

Ciddiyetle ama gerçekten, çok fazla ciddiyetle çok ciddi bir program hazırlamak lazımdır, çok ciddi.

Biz bunun adına "kapsamlı" gibi süslü filan laflar da kullanırız yani "kapsamlı program", "ciddi program" vesaire ama essahtan ciddi bir program hazırlamak lazımdır.

Sayın Cumhurbaşkanımız yaklaşık bir ay önce bir televizyon programında seçimlerin Haziran 2023 yılında yapılacağını, normal zamanda yapılacağını söyledi.

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli Bey de seçimlerin zamanında yapılacağını söyledi. Bu iyi.

Bu ne demek, niye "iyi" diyorum yani? Bu ne demek? Önümüzde üç buçuk yıllık bir zaman dilimi var demek seçimlere kadar.

Bu sürenin son altı ayını seçim kampanyalarına bırakalım, üç yıllık bir zaman dilimi var.

Bu hazırlanacak olan program, plan üç yıllık bir program olsun. Hakiki anlamda üç yıllık bir program. Bunu yapalım.

Yabancı danışmanlık şirketleri filan da var. Hükumetimizin veya yönetimimizin çalıştırdığı. Bunlardan McKinsey ve benzeri firmalarla çalıştığını da arada bir okuyoruz, biliyorum ben. Bunlar da iyidir.

Ama şuna inanın ki en azından benim tanıdığım çok iyi yetişmiş çok insan var Türkiye'de, McKinsey uzmanlarının Türkiye bilgisinden çok daha üstün vasıflı çok arkadaşlarımız var. (CHP, HDP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Bütün bunlar davet bekler. Yani bu arkadaşlarımız para istemezler, pul istemezler, makam istemezler, mevki istemezler; istemiyorlar, ben biliyorum istemediklerini.

Ama bu insanlar memleketlerine hizmet etmek istiyorlar. Bu büyük programın içerisinde bu arkadaşlarımızın da değerlendirilmesi lazım. İnat etmekten yani "sadece kendi arkadaşlarımız" tarzında bir inattan vazgeçmek lazım.

Siyaset ve devlet büyüğümüz rahmetli Osman Bölükbaşı'nın siyasetçilere çok hoş bir tavsiyesi var, onunla bitirmek ve huzurlarınızdan ayrılmak istiyorum; o da şu?
(Aslında lafın ilk ikisi bu üçüncü lafı söyleyebilmek içindir.)

Osman Bölükbaşı diyordu ki:

"Zengini hayırsız evlat batırır, memuru süslü avrat batırır, siyasetçiyi kuru inat batırır."

Burada asıl vurgu "kuru inat" vurgusudur. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)

Şimdi, vakit bu kuru inattan vazgeçmek, Türkiye'yi ihtiyacı olan normalleşmeye, uzlaşmaya davet edici mahiyette bir çağrıda bulunmak vaktidir.

Sayın milletvekilleri,

Bu kadar, bunca lafı ettikten sonra biz Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak 2020 bütçesine "red" oyu vereceğiz.

Ama sözlerimin başında da ifade ettiğim gibi, 2020 Yılı Bütçesinin devletimize, milletimize hayırlar, güzellikler getirmesini temenni ediyor, huzurlarınızdan saygıyla ayrılıyorum.

Çok teşekkür ediyorum. (CHP ve İYİ PARTİ sıralarından alkışlar)