64. Hükümet Programı

İlhan Kesici | TBMM-GENEL KURUL | 28.11.2015

TBMM, 64. HÜKÜMET HAKKINDA CHP GRUBU ADINA KONUŞMA, ZABIT METNİ

Yasama Yılı: 26. Dönem, 1. Yasama Yılı, 2015                                                                                                                             Birleşim: 6                                                                                                                                      Oturum: 4                                                                                                                                             Tarih: 28 Kasım 2015                                                                                                                            Saat  : 20:00

 

CHP GRUBU ADINA İLHAN KESİCİ (İstanbul)

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri;

64'üncü Cumhuriyet Hükûmetimizin Hükûmet Programı hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, sizi yeni ve kutlu görevinizde; 64'üncü Hükûmetimizi de başta Sayın Başbakan Profesör Doktor Ahmet Davutoğlu olmak üzere, bütün Bakanlar Kurulundaki arkadaşlarımıza yüksek başarılar diliyorum.

Allah, vatanımıza, milletimize, devletimize, halkımıza güzel hizmetler yapmalarını nasip etsin.

Sayın Başkan, Değerli Milletvekilleri;

Bugün Diyarbakır'daki elim hadisede hayatını kaybetmiş olan Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi Bey ve şehit polisimiz Ahmet Çiftaslan'a Cenabı Allah'tan rahmet niyaz ediyorum, mekânları Cennet olsun, ailelerinin ve aziz milletimizin başı sağ olsun.

xxx

Değerli Milletvekilleri,

Yine iki gün önce Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmeni Can Dündar, Ankara temsilcisi Erdem Gül, bütün basın camiasına uygulanagelmekte olan bir sıkıntıyla karşı karşıya kaldılar ve tutuklandılar. Ben, bu arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyorum ve inşallah tez zamanda hem aramıza katılırlar, hem de kendi işlerinin başlarına dönmüş olurlar.

Sayın Milletvekilleri,

Meseleyi bu davanın mahiyetine getirmek doğru bir yaklaşım değildir. "Davanın mahiyeti ve niteliği" her ne olursa olsun, bunun "basın özgürlüğüne yüksek bir darbe" olduğundan emin olmak lazımdır.

Yargı sistemimizde yeni oluşturulan bir şey var, Özel Yetkili Sulh Ceza Mahkemeleri. Bana öyle geliyor ki bu özel yetkili sulh ceza mahkemeleri sanki yargı sistemimizde "yeni bir infaz timi" gibi çalışmaya başlamışlardır. Bu, Türk demokrasisi için doğru bir şey değildir.

Bu söylediklerim sadece Cumhuriyet gazetesiyle ilgili değil.

Bundan bir müddet önce Hürriyet Gazetesi, Türkiye'nin en büyük gazetesi, en çok satan gazetesi, en köklü gazetelerinden biri, neyse, güpegündüz, gündüz gözüyle tam bir şehir eşkıyalığına tabi olmuştur.

Eşkıyalar gelmişler, tam bir "haneye tecavüz" mahiyetinde, camlar, çerçeveler, bütün yapılabilecek haydutlukların tamamını yapmışlardır. Bu iyi değildir. Türkiye'nin de hayrına değildir, Adalet ve Kalkınma Partisinin, AK PARTİ'nin de hayrına değildir, Hükûmetimizin de hayrına değildir.

Oradaki bir gazeteci arkadaşımız, Ahmet Hakan Coşkun gece işinden gelmiş -oradan buradan gelmiş bir insan da değil- gece yarısı evinin önünde sakatlanmak ve öldüresiye dövülmek tarzında darp edilmiştir. Bu da iyi bir şey değildir.

Bir müddet sonra Digiturk'e bütün yükümlülüklerini yerine getirmiş olan 6-7 tane televizyon kanalı önce Digiturk'ten, arkasından uydu kanallarından atılmıştır, iyi değildir.

Gazetelere kayyumlar atanmıştır, bunun sonu da iyi değildir, böyle devamı da iyi değildir.

Şimdi buradan, biraz sert gibi de olabilir ama yüksek müsaadelerinizle sayın milletvekilleri, şöyle bir ifadede bulunmak istiyorum:

Biz uzun yıllar "YARGISIZ İNFAZ" diye tabir ettiğimiz bir sıkıntıyla karşı karşıya idik, yargısız infaz. Ama şimdi bana öyle geliyor ki artık bu yargısız infazlar bitti, onun yerini "YARGILI İNFAZLAR" almaya başladı. Bu, Türkiye için çok vahim bir durumdur. Yargı neredeyse bir infaz timi mahiyetinde çalışıyor.

Şimdi, burada bundan şahsen ben korkuyorum, insanlarımızın, vatandaşlarımızın da korktuğu kanaatindeyim. Bakanlar Kurulumuzun katlarında böyle bir korku, endişe olmayabilir ama lütfen inanınız ki Türk milleti, Türk halkı bu tür hadiselerden yüksek derecede bir korkuya kapılmış hâldedir.

Şimdi, buna gücümüz yetmeyebilir, söyleyeceklerimiz kadarıyla ancak etkili olabiliriz ama şunu yüksek müsaadelerinizle ifade etmek istiyorum:

Bizim bir ÂŞIK DERTLİ'miz var. Başına türlü türlü hâller de gelmiştir, zenginliği de görmüştür, fakirliği-fukaralığı da görmüştür. Efendim, bunun "Divanı" da var, çok güzel şiirleri, şarkıları, şarkı hâline getirilmiş olan şiirleri de var, deyişleri de var.

Bunlardan bir tanesi şu, en çok bilinen bölümüyle başlayayım:

"Vîran olası hanede evlâd ü iyal var." Onun birincisi, başlangıcı şu:

"Tek başıma olsam, şaha sultana kul olmam." Ee? Ama ne yapayım ki                                     "Viran olası hanede evlâd ü iyal var." Yani, evin geçimi var, ailesi var, çoluk var, çocuk var. Bu yüzden itiraz etmekte güçlük çekiyorum, korkuyorum. Bu Divanın en son satırına atlıyorum yani tane tane söylemeye gerek yok. Onun arkasından şunu diyor:                                                              

"Vallahi beğim boynuna, bu işde vebal var."

Yani, eğer yanlış etmeye devam edilirse, yanlışlar olursa bu işin arkasında vebal olduğunu bilmek lazım.

xxx

Değerli Milletvekilleri,

Buradan, son, Rus uçağının düşürülmesi hadisesine gelmek istiyorum.

Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili Türk Hükûmetinin aldığı karar doğrudur.

Yani bütün bu "uluslararası hukuk" çerçevesinde adına "angajman kuralları" denilen kurallar ilan edilmiş, bütün dünyaya duyurulmuş, bunun icaplarının yapılıyor olduğu belli olmuş, daha önce çeşitli münasebetlerle icap eden ikazlar da yapılmış gibidir.

Bunun son hamlelerinden bir tanesi, son noktalarından bir tanesi uçağın düşürülmesi hadisesidir, bu doğrudur. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına da bunu böyle ifade ediyorum.

Fakat burada bir tane yanlış var. Şimdi, bu Batı basınını arkadaşlarımızın iyi takip ettiği kanaatindeyim ama normalden daha da iyi takip etmelerinde hem Türkiye'nin istikbali bakımından hem hepimizin istikbali bakımından mutlak zaruret var, o da şudur...

Mesela, burada bugün çıkmış olan bir dergi var, bu sabah çıktı, bu "The Economist" dergisi. Bu dergide bu hadise geniş, başyazı mahiyetinde ele alınmış. Orada şunu diyorlar:

"Putin" tahrik edici" bir pozisyonda bulunmuş ama Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Bey de "asabi, sinirlerine hâkim olamayan, bu tahriklere kapılan" bir görüntü göstermiştir."

Onun arkasında bundan daha sert ifadeler de var. Bu bakımdan, Hükûmetimizin, bütün yetkililerin bu Batı basınındaki olumsuz havanın giderilmesi istikametinde normalden daha fazla bir çalışma içerisinde olmaları lazımdır.

Burada ikinci nokta şudur: Biz yetiştirilirken Anadolu'da babaanneler, anneanneler, dedeler, büyükbabalar, her neyse, bunlar konuşmayla ilgili bize şunu tembih ederlerdi:

"Boğaz dokuz boğumdur; sekiz kere yutkunacaksınız, bir kere konuşacaksınız."

Bu, tam diplomasi için geçerli olması gereken bir durumdur. Yani bizim Dışişleri yetkilileri, Başbakanlarımız, Cumhurbaşkanlarımız, Bakanlarımız. Hâlbuki, ben görüyorum ki bunun tam tersini yapıyorlar; bir kere bile yutkunmadan, yutkunmayı akıllarına getirmeden konuşuyorlar. Bu iyi değildir.

Bu hadisenin hemen arkasından şöyle bir şey de geldi: "KAHRAMAN KİM?". Yani, bu işte, bu işin kahramanlığı meydana geldi.

Sayın Cumhurbaşkanımız saniye sekitmeden yaptığı bir toplantıda, eline tutuşturulan bir notla hemen Rus uçağının düşürüldüğünü, böyle, müjdeler gibi verdi, sonra da öğretmenlerimiz onu alkışladılar. Bu iyi bir şey değil.

Sayın Başbakanımız daha sonra bir münasebetle "Emri ben verdim." dedi. Bu da iyi bir şey değil.

Yani, bu emirler Cumhurbaşkanlarının, Başbakanların vereceği emirler değil. Türkiye'nin herhâlde, bir devletse Türkiye, "ilgili kurumları" var, bu kurumlar da bu talimatları verdiler, kurumlar bu işin icaplarını yaptılar.

Eğer bir şey söyleyecekse böyle bir durumda, dünyada olan hadiseleri görüyoruz zaten, Genelkurmay Başkanı söylerse söyler, Hava Kuvvetleri Komutanı söylerse söyler -bunlara da düşmez aslında ama- Eskişehir Hava Üssü Komutanı mesela, en yüksek seviyede, onun söylemesi icap ederse eder. Bu işi böyle yapmak iyi değil.

Nereden bilelim iyi midir kötü müdür diye. Mesela Putin, Rusya'da, Moskova'da, Kızıl Meydan'da dünyaya hitaben bir dış politika vazediyor mu? Etmiyor.

Obama Washington'da, Özgürlükler Meydanı'nda -her neyse adı- dünyaya böyle bir şey vazediyor mu? Etmiyor.

Demek ki bu işin âdeti bu değil. Yani mitingi meydanlarından dünyaya böyle diplomasi dersi vermek, dışişleri politikası izah etmek doğru bir şey değil.

Bu yüzden, başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, Sayın Başbakanımızın, ilgili bakanlarımızın şeylerine biraz daha fazla dikkat etmeleri hem kendileri bakımından hem Hükûmetimiz bakımından hem hepimiz bakımından faydalıdır. Faydalı değil, zaruri bir şeydir.

xxx

Şimdi, Değerli Arkadaşlar,

Bu coğrafya dünyanın en zor coğrafyasıdır. Biz aziz vatanımızı "Cennet Vatan" olarak görürüz, doğrudur. Bir günde dört mevsim yaşarız, doğrudur. Bütün dünyayı besleyebilecek derecede tarım ürünlerimiz olur iyi yapılırsa, doğrudur.

Her tarafı, her noktası itibarıyla cennet vatan olarak kabul edenlerden birisiyim ben ama kabul etmek lazımdır ki dünyanın en zor coğrafyasıdır.

Komşularımıza Rusya'dan itibaren bakarsak, ta buraya kadar, ister deniz komşularımıza, ister kara komşularımıza, -şimdi bir de hava komşuluğu çıktı- bütün bunlara bakarsak ne kadar çetrefil ve zor bir coğrafyada olduğumuz bellidir.

Bunu en iyi Sayın Başbakanımız bilir, en iyi bilenlerden birisi... 600 sayfa, gerçekten çok kayda değer, saygıdeğer -içinde benim çok eksiklikler bulduğum, onu başka bir konuda ifade ederim ama- çok değerli bir kitabı var Sayın Başbakanımızın.

Şimdi, bu tür coğrafyalarda dış politika o ülkenin en önemli meselelerinden birisi olur.

Dış politika dediğimiz ne? Bir ülkenin ne kadar millî gücü var ise ekonomisi, askerî gücü, teknolojik gücü, siyasi gücü, akıl gücü, akıl kabiliyeti, fikri vesaire, her neyse, bütün bunların bir fonksiyonu, bütün bunların bir bileşkesi mahiyetinde.

Ve böyle coğrafyalarda şu işle dış politika yapılamaz:

Bir, hatırla, gönülle. Yani hatırımız var, gönlümüz var, tarih beraberliğimiz var, kaşı karadır, gözü eladır, boyu selvidir; bununla olmaz.

İki, "Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer."

Değer, ama bununla da politika olmaz yani yüksek özlemlerimiz, geçmişe olan heveslerimiz, özlemlerimiz, arzularımız, hayallerimiz, bunlarla da dış politika olmaz.

E, ne olacak peki? Yani, öyle olmaz, böyle olur. Sadece -adına "reel politik" de diyelim ama ben az seviyorum o lafı- "gerçeklere göre dış politika" yapılacak.

Şimdi, bunun içerisinde din beraberlikleri, mezhep beraberlikleri, etnisite beraberlikleri, milliyet beraberlikleri, bunlar olur, bunların hepsi aziz şeylerdir, benim nezdimde de "aziz şeyler" ama bunların üstüne dış politika bina edilirse oradan hayır çıkmaz.

Zaten dünyada da bunların üstüne dış politika bina eden ülke yoktur, akıl da yoktur.

 

Şimdi, ben dünyadan bir iki tane örnek vermek istiyorum Aziz Milletvekilleri, Sayın Milletvekilleri.

Bir: 19'uncu yüzyılın ikinci çeyreğinde aşağı yukarı dünya dış politikasına damgasını vurmuş olan bir büyük siyaset ve devlet adamı var, "İngiliz Başbakanı Lord Palmerston".

Bu yaklaşık elli yedi sene -enteresan- parlamentoda parlamenterlik hayatı olan bir insandır. İki kere ayrı dönemlerde Başbakanlık yapmıştır, iki ayrı, farklı partiden başbakanlık yapmıştır. Bu İngiliz politikasının da, aşağı yukarı dünya politikasının da hâlihazırda en geçerli umdelerini koymuş olan bir insan. O şöyle diyor İngiliz Parlamentosunda, Kamarasında, Avam Kamarasında bir soru üstüne, diyor ki:

"İngiltere'nin ezeli ve ebedi dostları, düşmanları yoktur. İngiltere'nin sadece -neyi var peki yani- menfaatleri vardır." Bu doğru bir ölçüdür; bir ölçüdür ve doğru bir ölçüdür.

İkinci örnek Fransa'dan olsun, onun hemen bir on beş yirmi sene öncesinde olsun. Fransa'nın neredeyse devamlı Dışişleri Bakanı Talleyrand.

Bu on beş yıl Napolyon'un Dışişleri Bakanı, Napolyon'dan önce Dışişleri Bakanı, Napolyon'dan sonra XVI. Louis'nin Dışişleri Bakanı, hep Dışişleri Bakanı. Bir ara bir parodi vardı ya, Hep Başbakan, Hep Başbakan diye. Bu da hep Dışişleri Bakanı, hep Dışişleri Bakanı gibi bir şey.

Bu koyu bir Katolik aileden gelir, daha sonra dinle olan ilişkisini yavaşlatır, azaltır ama netice itibarıyla ölürken... Evli değil bekâr, bir kız kardeşiyle beraber yaşıyor. Kız kardeşi koyu Katolik, dinî inanca hürmetkâr, imanlı, inançlı bir Katolik.

Şimdi, biz vefat etmeye yakın son nefesimizle ilgili "hüsn-el hâtime" dileriz, niyaz ederiz, "iyi son"la nefeslerimizi verelim. Yani bunun tercümesi ne? Mümkünse "Kelime-i Şehadet" getirelim, mümkünse Cenab-ı Hakk'ı analım bir münasebetle. Bunun adına "hüsn-el hâtime" denir bizde.

Benzetmek gibi olmasın, bunun Katolik dünyasındaki benzer hâli "Şeytanın Lanetlenmesi".       Şeytan lanetlerseniz hüsn-el hatime olur. Kız kardeşi dinden aldığı güçle ağabeyine diyor ki: 

"Aman, aziz ağabeyim, sevgili ağabeyim, vefat yakındır. Hiç olmazsa son nefeste şeytan lanetleyelim." Talleyrand biraz uykulu hâlden uyanıyor. Şimdi İngilizcesini söyleyeceğim, bağışlamanızı da diliyorum; 

"..."(x) "Şimdi zaman yeni düşman yaratma zamanı değildir."

Bunu Sayın Başbakanımıza da hitaben arz etmiş oluyorum. Yani bu böyle bir şey, yeni düşman yaratmayacaksınız.

Kaldı ki bizimkiler -başka bir bahiste geleceğim- önce dost yaratıyorlar, arkadan bütün dostlarını düşman hâline getiriyorlar. (CHP sıralarından alkışlar) Talleyrand da ölmeden önce bile...

Şimdi öbürü -bunları hep karıştırıyorum- 20'nci yüzyılın başlarında Amerika Birleşik Devletleri bir süper güç olarak doğmaya başladı, başlayacak, o da Theodore Roosevelt. O da diyor ki-İngilizcesini söylemeyelim onun- yine:

"Yumuşak konuş, diplomaside yumuşak konuş fakat..." Daha doğrusu, onu söyleyeyim de bir şeyi hatırlatmış olsun."...(X)." Onun fotoğrafını yayınladılar ya, değil mi? Bizimle bir telefon konuşmasında, arkada beyzbol sopasını gösterdiler.

"Yumuşak konuş fakat elinde de beyzbol sopası olsun" diyor yani, değil mi?

Demek ki böyle, dış politikanın unsurlarından bir tanesi de bu. Şimdi, bunların hepsi güzel ölçüler, hepsi güzel umdeler.

xxx

Değerli Milletvekilleri,

Ben bunu bütün bunların üstüne çıkacak tarzda bir taç ile taçlandırmak istiyorum, o da bizden birisi:

GAZİ, MAREŞAL, MUSTAFA KEMAL PAŞA ATATÜRK. (CHP sıralarından alkışlar)

Bu, Gazi Mareşal vurgum şudur: Mustafa Kemal Paşa, beraberindeki bütün büyük paşalar, Kâzım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Hamidiye Kahramanı Rauf Bey, Mareşal Fevzi Çakmak Paşa, İsmet Paşa, bütün bunlar, 1912 yılında Balkan Harbi'nin başında askerî üniformalarını giydiler, postallarını çektiler ayaklarına, 1922 yılının sonuna kadar, 9 Eylüle kadar, Allah-u alem, yataklarına bile o postallarla girdiler.

Ama bütün bunun arkasında böyle bir askerî kariyerden gelmiş olan insanın dünyaya dış politika umdesi olarak söylediği söz:

"Yurtta Sulh, Cihanda Sulh." Yurtta Barış, Cihanda Barış. (CHP sıralarından alkışlar)

Bunu, bütün ömrü, kariyeri asker olan birisi söylüyor ve demin saydığım bütün dışişleri bakanları ve başbakanların, benim samimi olarak aklımda, fikrimde, gönlümde hepsinin çok daha üstünde bir şeyi var.

Şimdi, Değerli Milletvekilleri, Değerli AK PARTİ'li Milletvekilleri, 

Ayrıca; aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa, Büyük Atatürk bunun yanında diyor ki:

"Bir, komşularınızla iyi geçinin; iki, komşularınızın iç işlerine karışmayın."

"Komşularınızla iyi geçinin." Laf herhâlde, değil mi? Yani biz şimdi Balkan Harbi'nde Yunanistan'la savaştık mı? Savaştık. Birinci Dünya Savaşı'nda savaştık mı? Savaştık. Millî Mücadele'de savaştık mı? Savaştık. Kaç sene? On.

Onun, Atatürk'ün zamanında Millî Mücadele'den sonraki Başbakanlarının adı ne? VENİZELOS.

Ama bu iki büyük insan... Venizelos'u da takdir etmek lazım. O Venizelos, on sene Türkiye'yle, Mustafa Kemal Paşa'yla savaşmış olan Venizelos gitti, Atatürk'ü, Büyük Atatürk'ü Nobel'e aday gösterdi. Bu çok büyük bir hadisedir. Buradan Sayın Başbakanımızın, Muhterem Başbakanımızın herhâlde değerlendireceği hususlar vardır diye de ayrıca arz etmiş oluyorum.

xxx

Değerli Milletvekilleri,

Şimdi buradan Suriye bahsine biraz gelmek istiyorum. Suriye'yle ilgili olmak üzere önce bir tarih verelim: 18 Temmuz 2012. Putin... En son hadise olmuş olması münasebetiyle Putin'in adını veriyorum.

Sayın Cumhurbaşkanımızın -o zamanki Sayın Başbakanımızın- 18 Temmuz 2012'de, genişletilmiş AK PARTİ grup toplantısında, bir gün önce Putin'le yaptığı konuşmada, görüşmede ve orada Shangay Beşlisiyle ilgili olmak üzere Putin'den -biraz latife de olmakla beraber lafın içerisinde, üslubun içerisinde- Shangay Beşlisi'ne bizim davet edilmemiz istikametinde beyanı var.

İyi, belki de iyi bir şey olabilir. Ne bilelim yani, değil mi? İyi. Bu tarih kaç? 2012. 18 Temmuz 2012. Şimdi kaç? 2015. Sadece üç sene geçmiş. Neredeyse canciğer kuzu sarması olduğumuz Putin'le, aynı Sayın Cumhurbaşkanımız şimdi bıçaklı, tabancalı bir pozisyona geçmiş vaziyetteler. Bu olmaz. Böyle iş olmaz.

Ya, bizim Grup da amma sessiz dinliyor yani, bazen alkışlamak icap eder bu tür durumlarda. (CHP sıralarından alkışlar) Herhâlde nutkun kudreti.

İki: Buradan Suriye'ye geliyorum. Suriye Başkanı Esad, Esed... Esad idi, Esed oldu. Ya, bunun bir farkı var mı? Yani burada benden çok iyi bilen arkadaşlar var. "Elif, sin, dal"; Esed, Esad, Arapça anlamı da aslan, "esadullah" derseniz de Allah'ın aslanı. Olur mu yani, ne bu Esed, Esad?

Şimdi, bizim Cumhurbaşkanımızın ismiyle, bizim Başbakanımızın ismiyle -isterse kanlı bıçaklı olduğumuz Cumhurbaşkanı olsun, kanlı bıçaklı olduğumuz, inşallah öyle bir şey olmaz, Sayın Başbakanımız olsun- dalga geçerek, istiskal ederek bize hitap etmiş olsalar en kavgalı olan insan bıçağını da çeker, tabancasını da çeker, gider onlarla uğraşır, öyle değil mi? Bu işin icabı budur. O yüzden, devlet adamlarımızın üsluplarına ayrıca dikkat etmeleri lazım.

Şimdi, ben muhafazakâr bir insanım, bunu söylemek gerekli değil ama bizim diplomatik dilimiz ne? Batılı anlamda dil, diplomatik dil. Bizim üslubumuzda, literatürümüzde diplomatik dilin karşılığı ne? "Kelam-ı kibar" mesela, değil mi? Kibar kelam, kibar söz, efendi söz.

Biraz daha derine giderseniz "kavl-i leyyin", güzel söz, biraz da Kur'ani aynı zamanda. E, biz bunu hep başkalarına akıl mı vereceğiz yani? Kendi dilimize sahip olacağız ve kendi dilimiz kelamıkibar olacak veya diplomatik dil olacak. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, buradan da bir iki tane tarih vermek istiyorum. 16 Eylül 2009, Sayın Başbakanınız, o zaman Sayın Dışişleri Bakanınız, 16 Eylül 2009; Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı sıfatıyla Profesör Doktor Ahmet Davutoğlu, Suriye Arap Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı Velid Muallem; bunlar bir araya geldiler, çok iyi; bir yüksek kurul kurdular, o da çok iyi.

Adı ne? "Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi", çok iyi, Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi. Bunun hemen altında Türkiye-Suriye İş Forumu var. Hemen altında -bunu anlamakta güçlük çekerim ben ama- Türkiye-Suriye Emlak Komisyonu da var. (CHP sıralarından alkışlar)

Burada bir şey var ama ne! Şimdi, bu iyi, biz bu işleri yapalım, bütün komşularımızla yapalım. Hemen arkasından, 22-23 Aralık 2009...Şimdi, Veysel Eroğlu Sayın Bakanımız burada mı? Arkaya dönüp bakamıyorum, bilmiyorum ben. Evet, burada.

Şimdi, 22-23 Aralık 2009. O zaman Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Veysel Eroğlu. Şimdi de herhâlde Çevre...

ORMAN VE SU İŞLERİ BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) - Orman ve Su İşleri...

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Olmadı, o zamanki adıyla söyleyelim. Çevre ve Orman Bakanı Sayın Veysel Eroğlu. O da o toplantıda var.

Yani öyle oldu ki burada "vizeler" kaldırıldı, hatırlayın bütün o vizeleri. Böyle can ciğer kuzu sarması olduğumuz, vizelerin bütününün kaldırıldığı filan bir toplantı. Hatta, ilaveten, Suriyeliler bir de Dicle'den su istediler, değil mi?

Bu su meselesi, Türkiye-Suriye arasındaki su meselesi çok mühim bir meseledir, önümüzdeki elli yılda da çok mühim bir mesele olmaya devam edecektir. Rahmet-i Rahman'da, Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, bana göre bir emrivakiyle, normalden çok bir bonkörlükle, lüzumsuz bir bonkörlükle, Fırat'ın yarısını, 500 metreküp/saniye suyunu Suriye'ye verdi, karşılığında da hiçbir şey alamadan verdi.

Şimdiki Esad'ın babası Hafız Esad var idi, başka bir pazarlıktı, 500 metreküp/saniye...

Bu Fırat, tamam, iyi. Neyse biraz bir şey dedik ama geldik buraya. Ya, Dicle'yle Suriye'nin ne ilgisi olabilir? Bir de Suriyeliler Dicle'den su istediler. Ne kadar? Senede 1 milyar 250 milyon metreküp.

Sayın Bakanımız o zaman -benim elimdeki kayıtlar itibarıyla- baktı bu çok abuk sabuk bir şey "Yani evet, buna bir bakarız, suyun durumuna da bir bakalım, suyu da bir inceleyelim." gibi benim notlarımda böyle bir not var. Bu da iyi, bu da 2009.

Şimdi geliyorum buraya. Fakat ne oldu? Bu üç senede bir bir şey oluyor, demin Putin'de de üç seneydi.

Tekrar bir tarihe geldik, 4 Eylül 2012, 2009'dan 4 Eylül 2012. İyi, tamam. 4 Eylül 2012'de birdenbire Sayın Cumhurbaşkanımız yine -o zaman Sayın Başbakanımız- bir AK PARTİ genişletilmiş grup toplantısında Şam'ın mesafesinin üç saat olduğunu ve Emevi Camii'nde bir Cuma Namazı eda edileceğini buyurdular.

İyi. Ya arkadaş, yani bağışlayın böyle söyledim diye. Dostlukla gidilir Emevi Camii'nde beraber cuma namazı kılınır, sabah namazı kılınır. Yani niye böyle üç saat müç saat filan gibi işlerle gidilsin? Bu iyi bir yaklaşım değildir.

Putin'le, üç sene sonra, can ciğerden bıçaklı tabancalı hâle geliyorsunuz. Suriye'yle yine çok daha yakın bir pozisyondan tekrar Emevi Camii'ne geliyorsunuz üç sene sonra. Ee tamam.

Şimdi bir cami meselesi ve Suriye daha söyleyeyim, bizim Grup da alkışlasın bunu hiç olmazsa yani.

O da şu: Şimdi tarih kaç? Kasım 2015. Orada tarih kaçtı? Eylül 2012. Emevi Camii, Suriye. Kasım 2015'te de Türkiye'nin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin 80 bin camisinin, Allahualem, 40 bin camisinin avlusunda 1,5 milyon Suriyeli var. Geldiğimiz nokta budur. (CHP sıralarından alkışlar)

Yani böyle bir Cumhurbaşkanlığı, böyle bir Başbakanlık, böyle bir Hükûmet iyiyse iyi.

Yani siz Emevi Camii'nde namaz kılacakken 1,5 milyon Suriyeli kadın, kız, genç kız, genç çocuk geldi bizim camilerimizin avlularına sığındılar. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli Milletvekilleri,

Ben elhamdülillah Sivaslıyım. Şimdi bizim Sivaslılar, yani böyle geri kalmış vilayetler televizyon temsilcilerinde arada bir memleketlerinin adının telaffuz ettirilmesini, onun okşanmasını isterler. Ben de müsaade ederseniz, onların da hoşuna gitsin diye söyleyeyim.

Bizim meşhur Timur (Timurlenk) tam gelmeden Sivas'ta bir beyliğimiz var, Osmanlı daha henüz oldu olmadı. Kadı Burhaneddin Beyliği, genişletilmiş Sivas vilayeti. Sivas var, Yozgat'ın bir tarafı var, Tokat var, vesaire filan. Erzincan'ın bir bölümü var, Dersim'in yarısı var, Tunceli'nin yarısı var. Genişletilmiş Kadı Burhaneddin Beyliği.

Kadı Burhaneddin, sanki bugün Sayın Başbakanımıza, Sayın Cumhurbaşkanımıza ve sayın devlet büyüklerimize hitaben der ki:

"Göz odur ki dağın ardını göre." İyi. "Akıl odur ki başına gelecekleri bile." Değil mi? (CHP sıralarından alkışlar)

İşte bu Suriye'dir, Putin'dir, canciğer kuzu sarmasıdır, bilmem nedir, bütün bunlar için lazım olan bir şeydir.

Dokuz dakika...(kalmış)

Şimdi, burada, bu Orta Doğu'yla ilgili bir şey daha söyleyeyim. Bu Orta Doğu'dan çıkın. Yani bura -bataklık filan, ben de seviyor değilim de- belalı bir coğrafya. Dünyanın her şeyi belalı. Şimdi, göreceğiz...

Amerika bir girdi, dünyanın bir numaralı süper gücü, öyle değil mi? Doğru dürüst çıkabildi mi? Çıkamadı. Putin -bilmiyor bu işi o kadar- girdi, doğru dürüst çıkabilecek mi? Allahualem çıkamayacak.

O yüzden, biz, burada, bu Suriye'dir, Orta Doğu'dur, bu işlerin içerisinde daha fazla durmayalım.

AHMET HAMDİ ÇAMLI (İstanbul) - Alkış...

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Yok yok, gerek yok. Bu alkış, bu metin işte, anladın mı? Böyle öyle... Alkış, bu metnin kendisidir. (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, bana yakın, benim kadar olmasa bile bu Orta Doğu hadisesini iyi anlatacak, Sayın Başkanın da yüksek müsaadeleriyle, havayı da birazcık daha ısıtmak sadedinde bir küçük fıkra arz etmek istiyorum.

Kurtla tilki ormanda dolaşıyorlar. Açlıktan ölür hâle gelmişler. Kurdun gözü açlıktan kararmış, göremiyor, seçemiyor fakat bakmış, bakmış, uzaktaki bir ağaç dalında bir et parçası var gibi görünüyor hem de but. Tilkiye demiş ki:

"Tilki kardeş, ben şu ağaçta şöyle bir şey görüyorum ama gözümün feri iyi değil, gözümün feri söndü. Bir de sen bak bakalım ne görüyorsun orada?" Tilki baktı, doğru, fakat hemen üstüne atlamamak lazım "Ben biraz daha yakından bakayım kurt ağabey.", "Bak."

Gitti yakından baktı, sağına baktı soluna baktı bir "bubi tuzağı" arkaya saklanmış. Şimdi, her gün karşılaşıyoruz ya o işlerle.

Geri döndü geldi. "Kurt ağabey, o et çok iyi bir et fakat bunu akşam yiyek." dedi. "Ya akşam yiyek olur mu? İşte açlıktan ölüyoruz, şimdi yiyek.". Tilki dedi ki: "Ben orucum." Allah Allah, tövbeler tövbeler olsun ya Rabbi, bu neyin işi. Kurt şöyle bir takvimi karıştırdı, dedi: "Ya, daha Ramazan gelmedi, bu neyin orucu?" Dedi ki: "Şaban ayındayız, ben üç ayları da tutuyorum."

Allah Allah, bu neyin işi? Neyse, kurdun da biraz hoşuna gitti, madem öyle, ben şimdi gider bu eti yerim, buna da iftarlık bir lokma bile bırakmam; bu da onun cezası olsun, aklının cezası. Tamam, peki.

Gitti, attı pençeyi, bubi tuzağı patladı; kurt bir tarafta, tilki bir tarafta, et bir tarafta, darmadağın oldular. Neyse, kurt kafayı kaldırdı, gözüyle bir baktı. Ya, deminki "orucum." diyen tilkiye baktı, ete yapışmış, eti yiyor, bitirecek neredeyse. "Ya, tilki kardeş ne oluyor? Hani sen oruçtun?" "E haberin yok mu?" "E neyden haberim var?" "Top patladı, iftar oldu." (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, Değerli Milletvekilleri,

Sayın Başkan; bu Ortadoğu her milimetrekaresi tuzaklarla dolu olan, buna benzeyen hallerle dolu olan bir yerdir. O yüzden normalin çok daha üstünde yüksek bir özen ister.

Şimdi, bu özenlerden bir tanesi şu: Ya, bizimle neden iş birliği yapmıyorsunuz, ben onu anlamıyorum mesela, değil mi?

Sayın Başbakan, bu kadar mektep, medrese filan, akademik kariyer...Kendisi de ayrıca danışmanlıktan gelme. Danışmanın önemini, istişarenin önemini hepimizden daha iyi biliyor olduğu kanaatindeyim ben. Neden hiç istişare etmez?

MUSA ÇAM (İzmir) - İpler onun elinde değil.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Şimdi, bu konuşma münasebetiyle Sayın Genel Başkanımız bana bir mektup verdi iki gün önce. Bu mektup meğer 24 Ağustos 2012 yılında, şimdiki Sayın Cumhurbaşkanımız, o zamanki Sayın Başbakanımıza hitaben yazılmış Suriye'yle ilgili olmak üzere bir mektup, üç sayfalık bir mektup.

Başbakanlık arşivinde mutlaka vardır ama şimdiki Sayın Başbakanımızın da okumasında fayda görürüm. Yani bu bir istişare, öyle değil mi? Yani neden bizimle istişare etmezsiniz? Yani biz dediğim muhalefet partileri, sadece ben filan değil, sadece Sayın Genel Başkanımız filan değil.

MEHMET UĞUR DİLİPAK (Kahramanmaraş) - Biz "Mekke"ye gidelim desek siz "Moskova'ya" dersiniz.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Her konuda istişare.

Şimdi, şey olmasın da, estaizübillah diye o gün Şura Suresi 38'inci ayet-i kerimesi var. "..."(x)

Bu Türkiye Büyük Millet Meclisinin de bu ayetikerimeyle tarihî bir beraberliği de vardır. "..."(xx)

"Onlar ki işlerini istişareyle, birbirleriyle danışarak hallederler." Bunu yapın Sayın Başbakan.

xxx

Şimdi, Değerli Arkadaşlar,

Buradan biraz ekonomiyle ilgili bir bahse geleyim müsaade ederseniz; bu ekonomi:

Şimdi, bu elimdeki "Orta Vadeli Program" yeni çıktı. Daha doğrusu, bu kapağı göstereyim de ben daha çok bizim arkadaşlarımıza buradaki. Bu orta vadeli program üç yılda bir değiştirilir, her yıl döndürülür. Allahuâlem, bundan 10 kere filan yapıldı.

Şimdi yenisi de 11 Ekimde, yani bundan ne kadar, demek ki bir buçuk ay önce basıldı fakat böyle kitapçık hâline getirmediler Sayın Genel Başkan, kitapçık değil, Resmî Gazete'deki kargacık burgacık şey.

Şimdi, ben oradan, bunun ilgili sayfasını çıkardım yani bu ilgili sayfa bu orta vadeli programı anlatır, ifade eder. Oradan söylemek istediğim şey şu, huzurunuza getirmek istediğim şey şu:

Bunun, bütün orta vadeli programların birinci satırında "Gayrisafi yurt içi hasıla, milyar TL cinsinden, cari fiyatlarla..." diye yazar. Neyse... Yani o yılın fiyatlarıyla millî gelir, gayrisafi millî hasıla; iyi.

İkinci satır: "Gayrisafi yurt içi hasıla, milyar dolar, cari fiyatlarla..." o da iyi.

Üçüncü satır: "Kişi başına düşen millî gelir, gayrisafi yurt içi hasıladan dolar, kişi başına düşen millî gelir dolar, cari fiyatlarla..." Tamam, bu hep böyle.

Şimdikine, yenisine bakalım. Yenisi, birinci satır iyi, "gayrisafi yurt içi hasıla, milyar TL..." anlaşılır bir şey.

İkinci satıra geldim: "Gayrisafi yurt içi hasıla..." Bu bölümü aynı. Burada ne olacak? Dolar cinsinden cari fiyatlarla dolar, değil mi? Hayır. Burada ne vermiş? Satın alma gücü paritesine göre dolar. Allah Allah, bu nereden çıktı ya?

Yani, böyle bir tabloda dünyanın hiçbir orta vadeli program, plan, Dünya Bankasının yayımları, IMF'nin yayımları, her neyse, böyle bir satırı yoktur.

Biz elbette satın alma gücü paritesine göre bazı işlemler yaparız, bazı rakamlar, bazı tablolar üretiriz ama o başka bir şeydir. Bunun sebebi ne? Çünkü bunun sebebi kişi başına düşen millî geliri dolar cinsinden verirlerse 10 bin doların epeyce altına düşen bir dolar vermeleri lazım.

Şimdi bunu bizden saklıyor. Benden sakla, tamam; parlamenter arkadaşlarımızdan da sakla, tamam. Ama bir de elin oğlu var, öyle değil mi? "Elin oğlu kim"? O da bu. "The Economist Intelligence Unit" in 2016 yılıyla ilgili olmak üzere bütün dünya devletlerinin ekonomik durumunu özetleyen bir şeyi. Bu da iki gün önce çıktı.

Şimdi, hem Bakanlar Kurulu'ndaki değerli arkadaşlarımızdan hem ekonomi bürokrasisindeki arkadaşlarımızdan istirhamım. Bunun 100'üncü sayfasında Türkiye'nin -sakladığınız var ya- kişi başına düşen millî geliri için verdiği rakam ne? 8.570 dolar. (CHP sıralarından alkışlar)

Yani oldu mu, bunu saklamak yakışır mı, ne icabı var? Eninde sonunda böyle bir şey olacak yani. Bunu yapmayın. Bu hem bizim itibarımızı azaltır, hem sizin itibarınızı azaltır, hem de Türkiye'ye duyulması gereken güveni azaltır.

İki: Öbür kitap da bu. Bu kitap -şimdi, bağışlayın, böyle, ben de üstünde hazırda çalışmış olayım filan diye ama- iki gün önce Mecliste dağıtılan 64'üncü Hükûmetin Hükûmet Programı. Allah sizi inandırsın, ürkek, çekingen, mahcup, "Hangi lafı nasıl söylesem ki acaba?", "Hangi rakamı nasıl saklasam ki acaba?" edasıyla yazılmış olan bir program. İyi değil.

Şimdi, anlı şanlı 2023 hedefleri vardı, değil mi? AK PARTİ'nin? 2023 hedefleri. Ne olacaktı 2023'te, ne var?

Bir, Millî Gelir 2 trilyon dolar olacaktı, iyi.

MEHMET UĞUR DİLİPAK (Kahramanmaraş) - İnşallah.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Tabii... Burada niye yazmıyor? İnşallah değil, bu kitapta yazacak, inşallah değil. (CHP sıralarından alkışlar)

Diyor ki: "Millî gelir 2 trilyon dolar olacak."

BAŞKAN - Sayın Kesici, dört dakikayla bağlayalım mı bu işi?

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Hay hay, şerefle Sayın Başkanım.

BAŞKAN - Teşekkür ediyorum.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Oktay Bey de (Oktay Vural-MHP) söyledi aslında bu rakamları.

İki: Kişi Başına Düşen Millî Gelir 25 bin dolar olacak, olur. Oktay Bey hesaplamış, söyledi tarihleri. Niye yazmıyor bunda?

Üç: "Türkiye'yi dünyanın 17'nci büyük ekonomisi yaptık" diyorlardı. 2023'te ne olacaktı? 10'uncu büyük ekonomisi, çok iyi. Yazıyor mu bunda? Yazmıyor. Niye?

Çünkü Türkiye 1991 yılında dünyanın 16'ncı büyük ekonomisiydi, şimdiye kadar da iyi kötü 16-17 diye idare etti ama bu sene 18, Önümüzdeki sene nüfusu 8 milyon olan İsviçre bizim Millî Geliri geçiyor ve 19 oluyoruz. Nerede 10'unculuk? Yok.

AYŞE SULA KÖSEOĞLU (Trabzon) - 66'ncı Hükûmetin programında olacak.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Şimdi, inşallah Cenab-ı Hak izin verirse onu da biz huzurlarınıza getirmiş oluruz. (CHP sıralarından alkışlar) Şimdi onunla ilgili de bir şey söyleyeceğim.

Öbürü, ihracat, "500 milyar dolar olacak." Çok iyi. Burada var mı, bu kitapta var mı? Yok. Ya, ne var? Ben size bir ihracat hesabı yapayım. Ocak-eylülden ocak-eylüle 2014 yılındaki ihracatı Türkiye'nin 118 milyar dolarmış, ocak-eylül, ocak-eylül 2014. Bu seneki ocak-eylül 2015 ne kadar? 106 milyar dolar, düşmüş. Ne kadar? Yüzde 10'un üstünde. Ayrıca hangi hâlde düşüyor bu? Türk lirası da oradan buraya yüzde 25 değer kaybetmiş olmasına rağmen.

Bunun devamı yoktur, bu böyle devam etmez. Bu hem sizi sıkıntıya sokar hem bizi sıkıntıya sokar hem canımızdan aziz bildiğimiz memleketimizi sıkıntıya sokar.

Şimdi laflarımı Sayın Başkanımız ayrıca ikaz etmeden bir iki lafla söyleyeyim.

Erzurum... Nabi (Avcı) Bey var mı burada? Yok, peki. O iyi biliyor diye söylüyorum, aziz dostum benim de. Şimdi, bu Erzurum'un "Huma kuşu, yavri yavri" filan söylüyoruz diye Nabi Avcı'ya baktım, kitabında da yazıyor zaten, o yüzden.

Şimdi, bu Erzurum, buna benzeyen hesapları... Şimdi, bizim Anadolu'da esnaf muhafazakâr, eskiden de öyleydi, şimdi de öyle. Esnaf para kazandığı zaman gözünü bir şeye diker: "Hacca gitmek". Yani hesabı kitabı denkleştirelim, ben, Cenab-ı Allah nasip ederse bir Hacca gideyim.

Erzurumlu da hesabı kitabı biraz düzene koyduğu kanaatinde, muhasebecisi olsun, öyle bir şey yok da yani diyelim ki bir muhasebecisi var, aynı bu bizim ekonomi bürokrasisinin getirdiği kitaptaki rakamlara benzeyen rakamlarla allamışlar, pullamışlar. Erzurumlu bakmış:

"Hesaba bakırem Hacc lazım olmuş", iyi fakat "Cüzdana bakırem zekâte muhtaç." Cüzdana bakıyor, zeketa muhtaç"! Bu nedir ya! (CHP sıralarından alkışlar)

Şimdi, Sayın Başkan, bağlıyorum, 30 saniyenizi istirham ediyorum. Tam bağlıyorum.

ORHAN DELİGÖZ (Erzurum) - Erzurumlu hesabını iyi bilir, öyle şey yapmaz.

İLHAN KESİCİ (Devamla) - İnşallah Cenab-ı Allah bir gün bize de böyle bir Hükûmet Programı yazmak nasip eder. Ben de o Hükûmet Programının ekonomiyle... (AK PARTİ sıralarından gürültüler) Ya Allah'tan korkun yani. O ekonomiyle ilgili bahislerini yazarım.

Bu hükûmet programı sadece iki satır olur, iki satır. 

Sayın Genel Başkan'a da arz ve hitap ediyorum, iki satır. Ne yazacağız biz bu Hükûmet Programında?

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

İLHAN KESİCİ (Devamla) - Bir, "Yurtta Zenginlik ve Refah" iyi, iki, "Dünyada Saygınlık".

Bütün bu duygu ve düşüncelerle değerli milletvekilleri, hepinize en yüksek saygılarımı sunuyorum.

Bu hükûmet programına güvenoyu veremeyeceğimizi arz ediyorum, saygılarımla efendim, sağ olun. (CHP sıralarından alkışlar)